31 Ekim 2010 Pazar

gel de delirme!

gecenin bir vakti, telefonunuz sizin tarafınızdan ayarlanmış olan, size göre en harika melodi ile ( eğer telefon modeli uygun olmayan varsa alınmasın nokia'nın harika tınısı herşeye değer ve hep değecek, adı üstünde klasik:D) çınladığında; hafif uyku sersemliğinin verdiği sinirli görünümün altındaki "beni gecenin bu vakti kim arar ayh!" ve "ne hoş birileri beni gece arıyor!" karışımı düşünceyle kalkıp telefona baktığınızda 9333 in sizi aradığını görmekten daha vahim ne olabilir acaba??
ya da ikindi sularında sevgiliniz, kankanız ve binimun türevlerinden yani sizin için değerli herhangi birisi ile aranızda bir husumet geçmiş veya geçmesi bir telefona bağlıyken telefonunuzdan o klasik mesaj sesi (ki o dıı dıt dıı dııt şeklinde genelde) geldiğinde heyecanla tuş kilidini açmanız, hatta hızlı olayım derken varsa eğer; güvenlik kodunu yalnış girmeniz, adrenalin ve seratoninin tavan yapması ve bu harika anın; mesajın gönderen kısmında yazanın "avea bi'dünya" veya "3900" olduğunu farkettiğiniz anda, ellerinizden kayıp bir daha yaşanamıcak bir an olması, dramatik ve travmatik ötesi değil midir?
'aa! telefonum titriyor sonunda bana da mesaj gelmiş!' diyerek gençlik heyecanına kapılıp telefonun başına gidip "aa:( aveadan ringa kampanyası mesajı:(" demek yürekler acısı değil de nedir?

ben söylimm; hiçbir şeydir!!
bu konuda hemfikir olduğumuza eminim!

hayır! avea; amacın bizlere kampanyaları bildirmekse bile, duygularımızla oynamadan bu yapılamaz mı? günde 39 kere mesaj göndererek, üstüne üstlük her türlü kontör alım -atım -kullanım durumları sonrasında 9333 ün telefon sapığı moduna düşmesi insanlık içi bir durum mu şimdi? bir süre sonra her telefon ötüşünde "aman beni kim arar ki/bana kim msj atar ki kesin aveadır" diye düşünmemize sebep olmak çok mu matah bir şey??
bence değil.. hiç mi korkmuyorsun insan hakları mahkemesine "gece uyutmuyor, sabah da duygularımızla oynuyor, sapığımız oldu valla hakim bey!" cümleleri ile dayanan bir topluluktan...
belli ki korkmuyorsun ..
ben sana söyleyeyim insanlar artık "avea sapığım oldu; ben telefonlara bakmaktan bıktım, o aramaktan bıkmadı..aveayla çıkcam artık o olcak!" cümlelerini dillerinden düşürmüyor..nerde kaldı senin artık maalesef yerlerde olan karizman..
benden sana kullanıcı ve halktan bir ses olarak tavsiye; gel biraz cool ol hacı! ne bilim işte kontör yüklemeden yüklemeye olsun ringa değişimlerinden iptal görüşmelerine olsun, biraz arat canım kendini, bu kadar da olmaz ki:)



ne demişler kaçan kovalanır tatlım;)

NOT: 9333 ün psikolojime yaptıklarından bahsetmeye halim bile yok. bildiğin modern felaket tellalı. iki gündür abuk subuk saatlerde gönderdiği mesajlarla uykumun içine ettiği yetmezmiş gibi, "30 gündür doya doya mesajlaştınız, tekrar bu hizmetten yararlanmak için bu mesajı 5yuz ya da 5bin yazarak cevaplayınız" mesajıyla da asabımı bozdu. en ağır yerimden vurdu zira. bir öğrencinin mesaj hakkı bittiyse, iletişimi bitmiştir demektir. bi de "doya doya mesajlaştınız" demez mi? ne biliyorsun arkadaşım doya doya mesajlaştığımı..."neyse beterin beteri var, buna da sükür. uyumaya devam edeyim" derken bi mesaj daha. " sayın abonemiz, arama yapmaya ve servislerimizden yararlanmaya devam etmeniz için 1 ay içinde kontör yüklemeniz gerekmektedir"... evlat acısı gibi...
bir de geri zekalı yerine koymaz mı insanı! bir mesajı bir kere gönderince de anlayabiliyorum ben, teşekkür ederim. haspinallah!
not dedim içimi döktüm ama doldum taştım bildiğiniz gibi değil yahu!! oh be!


herkes görmeli güneşi!

gözleriniz alışır yokluğa, kulaklarınız da elleriniz de..
her tarafta muhtaç olunan şey veya şeyler beklenir o zamanlarda; gözler ışığı, kulaklar duymak istenilen sesi, ellerde dokunulcak bir teni belki..
en dayanılmazı gözlere olandır oysaki, en acı vereni; ama karanlıktır bir kere ve gözbebekleriniz o kadar büyümüştür ki ışık görememekten sanki bir daha küçülemeyecek gibi gelir size. farkedemeyecek sanki artık ışığı...
sabah kalktığınızda o tatlı uykuya rağmen gözlerinizi aralarsınız ya mahmur bir şekilde; o kısacık aralıktan doluverir ya ışık gözbebeklerinizden içinize; işte o duyguyu özleyecek olmanızdır bundan sonra çekilmez olanı..


bir yerlerde güneşin olduğunu hep bilirsiniz, hissedersiniz ama duyamazsınız, dokunamazsınız ona. ki yapabilseydiniz de ne duymak ne dokunmak yetmeyecektir; görmeyi yine de isteyeceksinizdir. güneş görülerek hissedilmek için vardır sizin dünyanızda. evet arada sıcaklığı ısıtır üşüyen teninizi ama, karanlıkta ısıtan bir güneşin farkı kalmaz kışları sizi ısıtanlardan..

peki artık göremeyenlere rağmen, kadir kıymet bilip görmek istemeyenler, karanlığa gömülmekten ışığa bakmayanlar!! evet size söylüyorum: tüm bunlara sırtını dönmeye devam mı edeceksiniz değişemez misiniz yani?
karanlıklar yeniden aydınlık gelemez mi size? sizin dünyanızda beyazla siyah yer değiştiremez mi? ay karanlık, gökyüzü aydınlık gelemez mi geceleri? gecenin karanlığına inat, kuşluk vaktinin o tertemiz güneşinde uyanık olamaz mı benliğiniz? isteyemez misiniz ya da istemez misiniz değişime güneşi görmekle başlamayı?
herkes istemeli bence..herkes değişmeli, herkes güneşi görmeli..herkes gözlerinin ferleri yerine gelsin diye çakmalı kibritlerini, sigaranın solmuş bedenlerine girmesi için değil..
başını göğe kaldırdığında gözlerini kamaştıran o ışığın renginin sarının hangi tonu olduğunu hayal ederek ısıtmalı içini..sabahın ayazında seni ısıtan şeyin sırtındaki paltondan, boynundaki atkıdan çok doyumsuz enerjisiyle güneş olduğunu bilmeli ve doyurmalı gözlerini o muhteşem ışığına, sonra da dönüp beklemeli bir daha ışığa doycağı başka bir sabahı..


bir yerden başlamalı insan güneşi görmeye, en çok da değişmeye..

zaman her şeyi çözer şu beklemek olmasa(:

her sabah aynı tarafından kalkıyorum yatagımın..alışkanlık işte demek isterdim ama değil..
kalktığımda buz gibi suyu yüzüme vuruyorum hala! aslında uyanmak istemiyorum; uyumadan önce düşündüğüm son şeylere dönmek işkence gibi geliyor çünkü..yani sana..her gece gözkapaklarım uykuya yenik düşene kadar akan gözyaşlarıma sebep olan sana..
suyla yenilenmiş cildimle bakıyorum kendime aynada, belki boş belki dolu bakıyorum aynaya ne haldeyim bu ben miyim diye! aklımdakiler suyun yüzüme çarpması kadar sert, gene başlıyor çatışmaya beynimde, öyle bir gerilim oluyor ki etkisi gözlerimde beliriveriyor hemen; bir kaç damla yaş..tıpkı uyumadan önce belirdiği gibi; ama daha güçlü..

okula gidiyorum insanlara selam veriyorum, sürekli birşeyler konuşuluyor ama ben anlamıyorum, duymuyorum ki hiçbirini duyamıyorum ki anlayayım..gözlerimdeki bakışların donukluğu insanlara neden böylesin dedirttiğinden suratıma nazikçe bir gülümseme de koyuyorum.(: arada kullanıyorum bu iki nokta ve parantezi ki dinlemediğimi, duyamadığımı anlamasınlar diye..
avutuyorum her gün, her saat, her dakika kendimi. inandırmaya çalışıyorum bir şeylerin artık olmadığına hatta hiçbir zaman olamadığına ve benim buna dayanabileceğime zamanın geçeceğine, yavaş da olsa her şeyi eskisinden daha güzel yapabileceğine..diyorum her şey güzel olacak diye içimdeki isyankarlara; ama yine yatağa girdiğimde, kafamı koyduğumda ıslanıyor yastığım..
bağıra bağıra şarkı söylüyorum içimden, beynimde haykıran seni duymamak için, naralar atıyorum her gördüğüm golün sevincine niyet, geziyorum köşe bucak seni görmemek için etrafımda, gezdiğim yerlerde yeni insanlarla tanışıyorum ki bir sen daha bulabileyim içlerinden birinde ya da seni unutturacak birisini, kahkahalar atıyorum en ufak espride senin için düşürdüğüm gözyaşlarına nispet olsun diye..yapıyorum işte bir şeyler.. kendimce bir şeyler.. öylesine..

bütün bunlara rağmen içimde sana hayran olan beni engelleyen, beynimde senin için haykıranlara inat bağıran tek şeyse; "incinmemiş gururum" 
her seferinde dayan diyorum ona, dayan ki yenilmeyeyim..
dizlerim titremiyor değil arada, ya da gözlerim kararmıyor, ellerim de boşlukta kalıyor bazen..ama kısa sürüyor artık, her zamankinden kısa; arada seni görünce sıklaşıyor, ama geçiyor yine sonunda..

ama yinede içimdeki o saf, bir o kadar tükenmeyen özleme inat; içimdeki sencili öldürüp, bencili yaşatıyorum..çünkü ben artık, senle olan benden daha güçlü olmalıyım..
biliyorum ben bunu yapabilirim, daha önce de yaptım! yine yapacağım!..






welcome to miami!!!

gezdikçe öğrenirsin derler ya. ben gezdikçe büyüyorum. ya da gezdikçe büyüdüğümü farkedebiliyorum!
büyüdükçe olayları daha rahat görüyorum, insanları daha rahat tanıyorum ya da tanıyamadığımı hemen farkediyorum..
yeni insanlar tanıyorum. yani bilinçlere kapılarımı açıyorum, inceliyorum her bir kafa yapısını..onlar benim düşüncelerimde, ben onlarınkinde geziniyoruz! eğleniyoruz, gülüyoruz!
sevmek ya da sevmemek hakkını kullanarak eliyorum onları içimde ve istediklerimle yola devam ediyorum! onlardan bir şeyler kazanıyorum, öğreniyorum!

3 gündür şehir dışında olmanın getirisiyle insanları çok güldürdüğümü farkettim. en sıkı duyduğum cümle "ilahi, bu kız bir alem yaw özleyecez!" oldu. güldürürken gülümsediğimi söylememe gerek yok sanırım, erken yaşlanacam yüz kaslarımı bu kadar kullandığımdan sırf.
ağlamakdan iyi geliyor açıkçası bana gülmek, güldürmek! aklımdan geçenleri doğru veya yanlış, komik veya değil aktarma gereksinimi duymamı engelleyemiyorum ve içimden geçeni söyleyiveriyorum oracıkta o an. kimisi buna dobra olmak diyor, kimisi patavatsız! bense daha çok yararını görüyorum bu özelliğimin. evet birkaç istisna oldu ki zaten onlara herkes patavatsızlık derdi canııım:D ama farketmez yine de içimde tutmayı sevmiyorum, anı o an yaşayıp söylencekleri o an söylemeyi seviyorum.seveceğim de(:

geçen 3 güne spesifik bakarsam; istanbul'da geçirdim kuzenimin evlilik olayları sebebiyle(: evet her şey kusursuz değildi belki, ama yorgunluk dışında gelinle damat mutluydu gibi hissettim ben(:
insanın kuzenlerinden uzak takılması size garip gelebilir ama şu zamana kadar hem anne hem baba tarafında benim için öyle olmuştu! ama bu sefer onlarla yakınlaşma fırsatı bulduğumda farkettim ki hiçbir şey kuzen muhabbetinin yerini tutmaz! kardeş, arkadaş vb farklı, kuzen farklı(:
dengeli beslenmeyi savunan her hekim gibi bende dengeli ilişkiyi savunmaktayım şu dakikadan sonra. her çeşidinden dozunda alınmalı, hiçbir çeşidinden eksiklik yaşanmamalı bu hayatta...hepsinin ayrı önemi ayrı tadı var sonuçta(:

evlilikten değil de düğün falan olaylarından da baya soğudum bu 3 günde.o telaşı ben kaldıramam kanser olurum arkadaş, neydi o öyle! sonra düşündüm taşındım henüz aday bile olmayan kocamla yapcak bir plan buldum! kabul eder mi bilmiyorum ama bence etmek zorunda sonuçta o da kanser olmamalı bana baya bir lazım olcak!..plana gelince:
düğündü falandı her bir şeyin masraflarını alıp baştan cebe atıcaz, basit bir nikahın ardından millet düğün beklerken biz arka kapıdan havalimanına gidip miami*ye uçucaz ve o parayı orda yicez(:
-we're comin'
-welcome to miami!! :D
eğer ki müstakbel kocam bunu okuyorsa şimdiden kendini alıştırsın "düğün falan yok! tatile gidicez kocacım(:"

neyse klasiktir ama söylemeden edemicem:
bir yastıkta kocasınlar emi! bütün çocuklar esmer kuzenime değil de sarışın damada çeksin de sarışın ırk çoğalsın inşallah! gökten üç değil 5 elma düşsün bu seferlik lütfen Allahım!! (gerekli olmasa istemezdim valla bak!)
2si onların başına, diğer ikisi benle müstkabel kocamın başına, son kalanda artması yoğun istek üzerinde olan sarışın ırkın başına!!
ne diyelim hayırlısı!! (:

26 Ekim 2010 Salı

gezdik gördük gene burdayız!

bir yerlerden sıradan*a dönmek zor geliyor insana ya hani; işte o an ellerimi cebime sokup ne var ne yok diye baktığımda avuç dolusu hatırlanası güldüren, dokunulası şeffaf anılar çarpıyor parmaklarıma biz varız dercesine!
gözümün önünde sansürsüz yayınlanıyor hepsi..kahkahaları 32 dişimle betimliyorum sıradan*da olmama rağmen!
işte o an varya o canlandırmayı yaptığım anıları düşündüğüm an; paha biçilemez oluyor tüm sıradanlıklara inat!

not: siz siz olun an*ları durdurun. düşünemyin nasıl çıktık diye. her sanıyeyi hatta saliseyi hapsedin çercevelere, kağıtlara, dijital her türlü ortama. saklayın! saklayın ki unutulma serüveninde yenik düşmeyen şey sizin anılarınız olsun!
so take a photo pls.(:

hangi yalnızlık acı?


"yalnızlık nedir?" diye sordu çocuk
gülümsedi kadın
"memeden kestiğimde seni; içimde doğan boşluk gibidir." dedi.
"kokundan uzak kaldığım an gibi mi?" dedi çocuk
"ses sağanağında tek bir tınının değmemesi  gibi,
düşsüz uyku gibi,
renksiz düş gibi,
çocuksuz ana kucağı gibi" dedi kadın...

ufak bir alıntı yaptığım bu şiiri okudğumda, insanın en köklü sorunlarından biri olan yalnızlığın neden aşk acısıyla ve yetişkinlikle es tutulduğunu düşündüm epeyce..yalnızlık ne zaman başlıyor? nerede bitiyordu?
zamanı, cinsiyeti var mıydı?
kimden öğreniyorduk ya da kim "yalnız değilsin" dediğinde ona inanıyorduk.
yoksa "yalnızlıktan kurtuluş" bir inançtan öteye geçemiyor muydu???

benim yalnızlığım ilişki yokluğundan ibaret..birinde yankı bulamamaktan...etrafımı saran kocaman boğluğun içinde sesimi duyurmaya çalışmaktan ibaret!
istenilmeyen bir deneyim benim için!
bütün bu tanımlamalarıma rağmen biliyorum ki yalnızlık bütün insanlar için evrensel bir terim, ancak her yaşayana öznel, asla biri diğerine benzemez;
yalnızlığı yaşayan her insan kadar yalnızlık tarifi ve acısı vardır tahminimce.
her insanı geçtim de çocuklarla yaşlıların yalnızlığı aynı gelir bana hep!
sadece sevilmek değer verilmek isterleré tüm istedikleri bu kadarcıktan ibaretdir.
o yüzden hep derim ki çocukluk ve yaşlılık yalnızlığı en saf ama en acı olan yalnızlıktır!!

19 Ekim 2010 Salı

ben aşk kadınıyım! kıskanç!

andığım aşklar oluyor.
sartre & beuvoir
medea & iason
henry miller & anais nin
sylvia plath & ted hudges
kafka & milena
mirabeu & sophie...
geliyorum, yerleşiyorum, git diyor! gitmiyorum, gencim..
genç bitiyor, geçiyor, gidiyor!
tango yapıyorum. kırmızı elbisem var. ışıklar da kırmızı. müzik de. ayakkabılarım topuklu. terliyorum. kalbim güm güm atınca...
hazal yılmaz'dan "lawrance block" okuyorum: "işim oldukça kolay. erkekleri baştan çıkarmak için kadın poposu göstermek yeterli. yuvarlak kıvrımlar onları tahrik eder.....bu yüzden on altı yaşlarımda kendimden olgun bir kadını gördüğümde vücüdumda olan değişiklikleri anımsıyorum. kadınlar konusunda erotik öyküler yazmak daha kolay. onları etkileyen iki şey var; şehvetli kelimeler ve bir erkeğin kendileri yüzünden dönüştükleri nesne! bir jartiyer, dudaklara kırmızı bir dokunuş, sivri topuklu ayakkabılar. seks bittiğinde istedikleri ağlama krizlerinde yanlarında olacak bir adam, bir de güzel yemek.."
kaçıyorum...
tek kolum olmadan yaşayabiliyorum. bacaklarım olmadan da. hatta böbreğimi bağışlayıp yine yaşayabiliyorum. bir tek organım var, o olmadan yaşayamıyorum..yüreğim!
tomris uyar okuyorum: "evliler devlet denetiminde evsizler bekçi denetiminde sevişmeye çalışıyorlar.."
çimenlerdeyim. üstündeyim. ıslanıyor. çimenler ıslanıyor. iniyorum. gülümsüyor. yukarıdaki aya. gidiyorum. terk ediyorum. terk edildiğinde aşık oluyor. çimenler deliriyor. pembeleşiyor!
şükran moral'ın "aşk ve şiddet" başlıklı sergisine zar zor da olsa gidebiliyorum. silahını bana doğrultmuş. flu. içeride iskelet kız ve annesi yemek yiyor. masada bıçaklar yılanlar ve baltalar var. kanlı bir vajina fotoğrafı asmışlar duvara. kan sanki gerçek kan değil de boya gibi.
sonra eve gelip netten şükran moral'ın bir röportajını okuyorum: "ben namusun erkeğin egemenliğinde olduğu, kızlık zarının çok kıymetli olduğu, kadının bir mal gibi göründüğü bir yerden geliyorum. sınıfta ders dinlerken bütün kızlar toplanıp bekaret testine götürüldüğümü hatırlıyorum. bunları yaşadıktan sonra başka ne anlatabilirsin?"
yaşı on iki tokmı alıyor. saçımı çekiyor. üstümden atlıyor. çığlık atıyorum. tokamı sınıfımızdaki çöp tenekesine atıyor. gidip alıyorum. yanaklarım kızarıyor.
osho okuyorum:"polisler sevgililer arasına giriyor, yargıç sevgililer arasına giriyor. bu da yetmezse bu sefer de toplum tanrı adına senin icabına bakacak bir süper polis yaratıyor."
tenimi mıncıklıyorum. dizlerimi kanatıyorum dans ederken. bir şeyler yudumluyorum. ayaklarıma masaj yapıyor. ojelerim siyah rujum yine kırmızı. saçlarım uçuşuyor. dans sıcaklaştırıyor bedenimi. bir oda dolusu kemik yığını buluyorum. birleştiriyorum. ete bürünüyorum. duy beni clarissa p. estes. etrafımı sarıyorlar. dudaklarımı ısırıyorum. yine de doyamıyorum...
ben aşk kadınıyım!
kıskanç!!!
camus okuyorum:"yaşamını sürdürmek isteyen her insan, sevdiği kişilerin ya kısırlaşmasını ya da ölmesini temenni eder."
kendime kavuşabilsem, kendime mektup yazar mıyım hiç??
sartre ve jerome-antonie rony okuyunca anlıyorum:
"sahiplenme arzusu var olma arzusuna dayanıyor. sınırsız bir özgürlük hissettiğim halde, bana bakan, beni tanımlayan, beni eşyaya dönüştüren bir başkası var. aşk başkası tarafından bana yapılan tehdide karşı saldırgan yanıt biçimlerinden biri."
aşk bir savaş. "ben" bir savaşçı!
kıskanç bir savaşçı!!

9 Ekim 2010 Cumartesi

bugün cumartesi ve ben hala..

kaçıyorum!
her bir şeyden kaçyorum!
bakalım nereye kadar!


bkz.yazmaktan da kaçıyorum gittiği yere kadar:/