hiç sevmedim sessizliği! ellerim hiç ısınamadı benim. hiç bakılmayan aynalar buldum; tek tek örttüm üstlerini. kimsesizlik, tercih meselesi haline geldi; her şey asılı kaldı yalnızlıkta! ve "şimdi ben kimle(rle)yim?" ile başladım; sonu gelmeyen cümleler kurmaya...
abajurumun altında güneşin izleri var.hiç çıkmasın isterim! -randomness-
evet bunu artistik bir cümle olsun diye söylemiyorum! içtiğim bir sudan kontamine bir bakteriyle amipsiz dizanteri oldum! su içtiğim için zehirlendim.
olabilcek en iğrenç gastrointestinal belirtileri gösterdim tahmin edeceğiniz üzere. en son ateşim de çıkınca ailem hastaneye gitme konusunda karar kıldı. gittim, serumdu antibiyotikti...
evime 2 günümü hastanede geçirip girebildim anlayacağınız.
tıp okumama rağmen hastane kokusu hasta olarak girdiğimde hep farklı gelmiştir burnuma! biz buna psikolojik diyoruz sanırım, ki pek umrumda da değil. geçti bitti!
hasta olduğunuzda hemşireydi doktordu annenizdi, farklı birilerini arıyorsunuz sizinle ilgilenecek. telefonuma 304213428431232970 kez bakmışımdır heralde birisi aradımı diye. işin sonunda kimse de aramadı. o hasta halimle bir de buna alındım kendimce. ölsem kimsenin haberi olmayacak diye düşündüm. olmadı da (en azından zehirlenmemden.)
bir de anladım ki bir anneniz var işte. bir tek o hep yanınızda, bir tek o sürekli arayıp soruyor, bir tek o ölseniz de öldürseniz de duyar. anneniz...annem!
belki de değerini yeterince bilmiyorumdur. o yerlere göklere sığdıramadığım biricik gördüğüm arkadaşım bile bugün alttan almadı benimle konuşurken, ne düşündüğü ne kadar değer verdiği umrumda değildi ki o an, sadece ilgi istiyordum, hasta olduğumu söylemiştim ve o bunun bana ekstra bir puan kazandıramadığını gösterdi. ama annemi yerlere göklere sığdıramadığımı, en azından bunu ona söylediğimi bile hatırlamıyorum!
sanırım sevgimi yanlış insanlara gösteriyorum. sanırım değil öyle!
en azından anneme artık göstereceğim. her an yanımda olduğunu bildiğimi bunu değerini anladığımı göstereceğim. bir tek o olursa ayakta durabilceğimi bildiğimi ona söyleyeceğim! kısacası annemi seviyorum belki ama artık sevgimi göstereceğim.
bazen istemeden huysuz oluyorum.çok huysuz hemde..aksi!
olmamam gereken zamanlara da denk geliyor bu tabi, kırmamam gereken insanlara hatta. o an bunun farkına varıp kendimi durduramamam o kadar acı ki. (genelde de bu nalet zamanlara denk geliyor bu bazen olan huysuz ruh halim)
işte öyle zamanlar; hani şu bazen*lerde, kimseyi görmek istemiyorum. görürsem olacakları bildiğimden, insanları kırmak istemediğimden. aksi gibi o bazen*lerde hep bir yerler bir şeylere davetler geliyor hayata dair. ordan burdan şu veya bu sebeple çağrılıyorum ve "yok gelemicem" demek zor geliyor. diyorum ama sonunda zor da olsa diyorum(demek de zorundayım).sonuna da gerçekten içimden gelen o cümleyi ekliyorum;
"kusura bakmayın nolur!"
bir sorunum olduğunu anlıyorlar ama benim bile sorunumu bilmediğimi bir türlü anlamıyorlar. soruyorlar "neyi var gene bu kızın?" ve ardından gelen "bilmiyorum" cevabımı sevmiyorlar. sanıyolar ki "bilirim de söylemem". ve alınıp gidiyorlar," tamam bakalım anlatma" deyip hemde, kırılmadık bak mesajı vermek içinde "anlatmak istersen burdayım" diyorlar. biliyorum ki kendime geldiğimde gönüllerini alabileceğim, biliyorum ki hepsi beni düşündüklerinden ama sorun da burda ya anlamıyorlar onlara anlatamamanın bana ne kadar zor geldiğini, benim bile kendimde çözemediğim sorunlar olduğunu...
ne anlatıcaksam, ortada olanı ben anlamamışken onlara nasıl açıklayacaksam, ordalardır onlar. dedikleri gibi anlamak istediğimde ordadırlar, istediğim zaman gidebilir anlatabilirim. yeter ki anlatım yani!
hiç bakmadım ordalar mı diye ama hep inandım orda olduklarına! bir gün olur da anlatmaya karar verirsem, ki bu sorunumu önce kendim anlayıp paylaşmaya da hazır olmamı gerektircek, gidip bakıcam ordalar mı diye? hakikaten dedikleri gibi mi oluyormuş diye.
insanları dinlemeyi seviyorum...ama yüzeysel anlatanları sevmiyorum, sevmiyorum çok acımasızca sadece zorlanıyorum onlara yardım ederken ve bu durumu, zorlanmamı sevmiyorum.böyle en ince detayına kadar anlatanları dinlemeyi seviyorum hatta bayılıyorum. daha mı samimi hissettirdiyor derseniz, yüzeyel anlatıp da çok samimi olan arkadaşlarımda var derim. tam öyle olmuyor yani. ama daha fazla güven verdiği kesin..sonuçta yaşayıp da onda bir yerlerde bir şeyleri eski düzeninden koparan o şeyi en ince ayrıntısına kadar sizle paylaşması onun için kola bir şey değil, bunun için sizi seçmesi ise çok hoş bence...
nasıl desem sanki detayları verince olanı biteni daha yaşamış gibi oluyorum, empatik olmaya bir adım da yaklaşıyorum da denebilir. ona ben olsam böyle yapardım diyebilmek daha samimi geliyor detaylarla.
evet "bugün şu insan bana darıldı, sonra aradım, baya konustuk, cozemedik bitti işte" diye anlatır size mesela karşınızdaki. üzülürsünüz, elinizden şöyle şöyle yapma artık yıpratma kendini demek gelir. ama korkarsınız nasıl yapmım, anlayamazsın ki şu anda neler hissettiğimi şeklinde verilecek herhangi bir cevaptan; en sonunda da "hayır tam olarak ne geçti aranızda bilemediğimden..." dersiniz mecburen. işte bu detaylar onu dememeniz için camdan duvarlar örerler. duvarın arkasını görürsünüz bilirsiniz, ama geçemezsiniz, söylemezsiniz.
sonuçta biriyle bir şeyleri paylaşıyorsanız eğer - ki bu bence çok zor bi karardır- birine güvenmek, anlatırsam rahatlayabilir miyim havasından kurtulmak zordur. neyse olur da tüm bu kafanızda yaptığınız muhakemelerin sonunda paylaşmaya karar veriyorsanız, tam paylaşın.
zor gelecek belki, çok daha zor; ama anlatın, o sizi daha iyi anlasın, yaşasın sizin ağzınızdan olayı..
ha bir de şu boyutu var ne kadar anlatsam da, yaşamadan bilemez ki! doğru! hatta bana göre çok doğru, o yüzden anlatamam hiçbir şeyi, her şey saklı durur içimde, dilim çözülcek olsa da beynim izin vermez paylaşmaya ya neyse...ama yok böyle düşünmüyor en azından bir nebze de yardımcı olacağına inanıyorsanız bir şeyleri paylaşmanın; tam anlatın! ya hep ya hiç...
sonuçta, mutluluk detaylarda gizli değildir her zaman, ama empati??
bir gün denk gelir*elbet de new york'a gider,central parkhavası koklarım, 5th avenue'de seker, 19 cranberry street'e uğrarım, ama işte o gün brooklyn köprüsünden geçerken manhattın*'a karşı bu şarkıyı söylemek istiyorum; "o memo burası neeeeevyorkaemeriikaa, ameriiika, macera" diye detone olmak istiyorum. şaka şaka tabiki şu şarkıyı söylemek istiyorum; "I want to be a part of it - New York, New York
These vagabond shoes, are longing to stray Right through the very heart of it ..
New York, New York!!"
hatta hatta herkesin bildiği sting şarkısını çevirip, "turkish girl in new york" yapmak herkeslerin "wazzaap" dyen bakışlarını izlemek istiyorum...
elia kazan dediğimizde o aklımıza gelen filmi "america america" gibi her anı sinemaya aktarılası gezmek istiyorum, starbucks kültürüne doymak, türk kahvesini özlemek istiyorum...
çelişki yaşamak istiyorum, bunu yesem nolur diye ya da bu ne ki yenir mi acaba demek...
beş parasız kalıp part time iş aramak, bir yandan da çarpık yerli halkla inglizcemi geliştirmek istiyorum...
aklımda kupa elimde kola formatında bir türk sentezi gerçekleştirmektir amacım, aklımdamoonstruck,annie hall,manhattan(film olan manhattan), dilimde nevyorkamerika olsun.
dünyanın en eğlenceli şarkılarından biri, eternal metropolis için gelmiş, daha ne olsun....
evet bunlar eskiden gelme anılarım..eskiden gelen ama hala ilk günkü kadar taze olan isteklerim daha doğrusu.. mevlana boşuna dememiş; "sen ne halde olursan ol, istekten vazgeçme.ey susamış, dudakları kurumuş kişi! durmadan su ara!...elinde mala, sanata ve hünere dair ne varsa onları isteyerek, düşünerek, çalışarak elde etmedin mi?" kısacası hala istiyorum ve bu sefer düşünüyorum da! hatta çalışıyorum bile denebilir. bir şeyler için adım attım, olsun istiyorum demekle kalmım oldurmaya çalışım istedim, bu sefer sınırları zorlayacağım dedim... "keşke sana sahip olabilsem" değil kısacası bu aralar parolam, " sana sahip olmak iiçin şunu şunu yapmalıyım" la başlayıp "sana sahip oldum" la biticek cümlelerim inşallah^^ farkındasınız biliyorum yeterince çok istedim. ve her zaman inandığım gibi yine söyleyeceğim, eğer bir şeyi gerçekten, en içinizden, en yürekten şekilde kocaman isterseniz, ona sahip olabilmeniz için evrende en az sizin kadar çabalayacaktır!!
evet uzun zaman oldu biliyorum ama ben gene dayanamadım çok sevdim birini!
hani vardı ya kocaman ii* olan(siz onu içi anlayın ona ii diye sadece o der taam mı^^)
neyse bugün ben dedim ona ki seni sevmeye geldim yaaaaaaa:)
sonra çok sevdim:)
sevimliliğin doruğuna çıkmışım a dostlar! öle dediler:) valla ben onların yalancısıyım^^
ama o çok sevimli be bilog! niye bilmiyorum ama sanki uzakken bir o kadar sevimli:) hiçbir şey yapmasa da, sadece görmem sevimliliğini hatırlatmaya yetiyor. sadece beğeni değil ki bu içimdeki, hoşlantı falan da değil aman aşk falan gelmesin aklınıza da, ama bilin ki çok güzel bir şey! yeri bende başka onun^^
5 favori sayımız oldu, 4 kıskandıran, 3 fazla özlem uyandıran, 1de çekici sayı:) 2 yok işte; konuk oyuncu vardı onda onu saymadım bende yeeaaa öle işte :)
anlamaz tabi herkes, bir tek o okusa anlar bu sayıları, ama bilin ki güzel şeyler sayılara anlam yüklemek!
o gri:( ama olsun en sevimli gri, beyaza en yakın gri:)
bir de, bir de ona dedim ki "sevimli olursan şirinleri değil beni görürsün" güldü bana:) ne var ki şirinler benden daha mı çok sevcek sankiii; yok artık yeaaa:) peeah!
zordur. kabullenmek de, üzülmekten bıkmak da, yine mi demek de zordur!
hele ki üzülmemeye çalışmak; kolunuzun cimciklenmesi gibidir, önce acır ama morardıktan sonraki her dokunduğunuzda verdiği acı katlanılmazdır. her üstüne temas edildiğinde morluğun, yani her olayı size hatırlatacak bir şeyle her karşılaştığınızda; canınız tekrar tekrar yanar.
en kötüsü de morluklar kolay oluşur, ama zor iyileşir! tıp dilinde kanama alanıdır morluk! aslında halk dilinde de farklı bir şey değil, bir yerleriniz kanar sizinde!
tedavide yapcak şey bellidir; kurtulmak istersiniz darbelerden, kaçarsınız ama nafile! elinde sonunda çarparsınız bir taraflarınızı, olmadı biri morartır bir yerinizi! kaçamazsınız...
neyse ne! beni de biri morartmıştı tam kalbimden geçen haftalarda bilirsiniz! masal yazmıştık kardeşti o!
kardeşler daha çok morartır, daha çok kanatır dememe gerek yok herhalde.
aramadık sormadık bir kaç süre birbirimizi. o da bende düşündük...
gecenin bir vakti ertesi günkü final sınavımın buhranı içindeyken kapı çalındı! ve bitkisel yalnız* adına bir çiçek geldiğini söyledi sıska çocuk. inanamadım kimdir nedir düşünemeden kucağımda buldum saksıyı(: gözümden düşeni son damla yapan şey o çiçeği göndermesiydi! belki bu kadar etkili olcağını düşünmemişti ama o gece buna gerçekten ihtiyacım vardı(: olabilcek en güzel toparlanma seansıydı o çiçek benim için. güldürdü işte yüzümü; hemde portakal dilimi şeklinde!!!
neyse konuya dönersem; kardeştenmiş! kırdığı camları toplamak istediğini belirten bir not da iliştirmişti çiçeğin kenarına. okuduğumda düşündüğüm şey belliydi! tabiki gerçekten üzgündü, evet beni kocaman da mutlu etmişti o an, ama bir daha kırmıcak mıydı?
evet; belki de beni üzmek isticek son insandı, istemeden oluyordu tüm bunlar, bir anlık sinirdi falandı belki de ama tekrarlanmıcak mıydı? yine istemeden tuzla buz olmıcak mıydım?
aslına bakarsanız masal şimdilik devam ediyor ve ben hala sonunu bilmiyorum! bu sefer newton'un başımıza açtıklarına rağmen elmalar kafama düşsün istiyorum artık! kahkaha atmaktan yanaklarım, karnım ağrısın istiyorum!
çok mu şey istiyorum??
bilmem en azından istiyorum. şimdilik elimden gelenin en iyisi bu(:
kime ne zaman nasıl davranmam gerektiğini hiç düşünmedim ben içimden nasıl geldiyse öyle davrandım! kimisi "free" dedi kimisi " rahat", kimisi de "dobra"... kimse denmesi gerekeni diyemedi! oysa duymak istediğim, hep olmaya çalıştığım "samimi" idi! kimselerin olamadığı kadar "samimi"!
neyse şimdi söylüyorum işte!! hem de gürgen öz'ün yaptığı gibi, hem de vatan şaşmaz hayranı olmadan! bakın söylüyorum! "benim adım samimi! çok samimiyimdir!!:)"
hoşgeldiniz yazılı paspası kapımın önüne koydum artık, alnımda asılı durmasına hiç mi hiç gerek yok! kimsecikleri hayatıma hoş getirmicem:) hayır, hiç, ama hiçbir şeyden hayır, hiçbir şeyden pişman değilim bana yapılmış iyilikler ve kötülüklerin hepsi aynı bana hayır, hiç, ama hiçbir şeyden hayır, hiçbir şeyden pişman değilim ödendi, süpürüldü, unutuldu. geçmişten bana ne! anılarımı yaktım gitti artık acı ve zevklerime ihtiyacım yok aşklarımı tremololarıyla beraber süpürüp attım sonsuza kadar sildim: elde var sıfır. hayır, hiç, ama hiçbir şeyden hayır, hiçbir şeyden pişman değilim bana yapılmış iyilikler ve kötülüklerin hepsi aynı bana hayır, hiç, ama hiçbir şeyden hayır, hiçbir şeyden pişman değilim çünkü yaşamım, çünkü zevklerim seninle başlıyor bugün.
bir küçücük(inanmassınız küçücük:p) kız varmış, severmiş insanları, umursarmış ona ait olan dünyayı...sabahları uyandığında güneşe yüzünü çevirmeyenlerden, bir küçük milkinis sayesinde portakal dilimi şeklinde gülebilenlerdenmiş!
mutlu olmak için yaşarmış ammaaa, incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerı kafasında büyütür dert edermiş ya kendine; zor gelirmiş mutlu olmak, nimet gelirmiş! ekmek gibi su gibi...
gel zaman gitmicek olmıcak şekilde derler ya öyle ilginç tesadfülerle hayat kendisine çok benzediğini düşündüğü bir arkadaş armağan etmiş, o kadar ben geşmiş ki bu yeni gelen arkadaş çok sevmiş
ona 29 harfle anlatılmıcak gelen şeyleri betimlemiş ona, küçücük bedeninde taşıdığı kocaman kalbini göstermiş bak burda ne varmış diyerek! çok sevmiş dedik işte...
eveeet burda gökten üç elma düşmüş demeyi ne kadar isterdim bilemezsiniz. ama öğrendim ki başa öyle her masalda elma düşmezmiş:) aaa hemen üzülmeyin canııım! bakınız newton gibi büyük bir insanın başına düştü de ne oldu o naleet huysuz elma! yıllardır fizikten çekiyor öğrenci milleti:)
neyse; gökten elma melma düşmemiş işte, ondan sonracığıma; arkadaşını ne kadar sevdiyse, o kadar görmemiş kusurlarını, ne kadar kalbini ellerine emanet ettiyse o kadar büyütmüş güzelliklerini gözünde! gözünün içinde iki parıltı görür olmuş titreyen(bkz.şeker kız candy:p). hayatında milkinisini paylaşabileceği biri olmuş artık...
günler geçtikçe, kendini sevdirmek için uğraştıkça, inandırmış kendini sevildiğine...(kim bilir belki de sevilmiştir, kimin içini görebildik ki şu fani dünyada) tam mutlu oldum benim de tanrının vermeyi unuttuğu cinsten bir arkadaşım var derken, tokat yemeye başlamış hayattan, arkadaşından! hayatın sillesini kabullenebilmiş de arkadaşının ki ağır gelmiş omuzlarına. içindeki bukalemun en çok arkadaşının derdinin rengini alırken, arkadaşı bunu görememiş çünkü, yanlış anlamış her şeyi. akıntı olduğunu bilmeden dalmış bizim kız suya, yüzmüş yüzmüş akıntıya rağmen arkadaşına ulaşabilmek için, her yeni nefeste yeni bir kulaç atmış! ama olmamış, tokatların ardı arkası kesilmemiş. yanakları değilmiş acıyan...yanakları kadar kolay iyileşemicek bir yerlerde bir şeyler kırılıyormuş!
gün gelmiş, kendini arkadaşının yanında prenses gibi hisseden kızımız, hamam böceği oluvermiş yanında, öyle hissetmiş yani! daha değersiz olamazmış çünkü! inanmamış önce içindeki sese, o benim kardeşim beni seviyor sadece yapısı böyle gösteremiyor demiş, ama yememiş. kendini ona güzel gelene inandırdıkça, yaralar genişlemiş, kapanmaz olmuş! taa ki nefes alamayıp oksijensizlikten beyni yanana kadar..
önce pamuk dolmuş ciğerlerine sonra şakaklarında hissetmiş yanmayı, sonrasını hatırlayamamış zaten! bayılmış! kendine geldiğinde farketmiş kendinden ne kadar vazgeçtiğini, arkadaşı için ne kadar oncul*laştığını. o an yorulduğunu, artık bir şeyleri düzeltmekten bıktığını, karşısındakinin hiçbir zaman ona inanmadığını, ne kadar çabalarsa çabalasın işe yaramadığını anlamış. pes etmiş; kendini suya bırakmış, akıntı onu kıyıya getirir ümidiyle...kızımış varmış kıyıya!
duydum ki hala buruk, hala kırgın, hala boşluklar var ona ait olan dünyada, ama kararlı nefesinden vazgeçmicek kadar bağlanmıcakmış artık!
kardeşine yani kardeş gibi gördüğü arkadaşına ne mi nolmuş! hiçbir zaman onu anlayamıcak olması dışında elimizde bilgi yok. umarım mutludur, kızımızın onu mutlu edemediği kadar mutlu edecek birilerini bulmuştur veya bulacaktır hayatta!
kocaman kalbi olan, sevimli, bembeyaz atıyla salına salına gezen, kıskanmaya bile kıyamadığım, biricik bukalemunumun dilinden en iyi anladığını düşündüğüm prensimi kaybettim!
o artık yok!
hakkın rahmetine kavuşmadığına sevinsem de onu kaybetmeme üzülüyorum!
evet anladığınız üzere prens falan yok:) zaten hiç olmamış, bir varmış bir yokmuş'u anlatmaya gelmiş. "varmış" kısmını çok inandırıcı anlatınca "yokmuş"u kabullenmek zor gelmiş. birden karşılaşınca kabul etmesende yere çakılınca anlamışssın yokmuş'unda olabileceğini...
hatırarsınız mutluyduk, bulutlarda uçardık falan bu aralar yerdeyim anlayacağınız.
sorarsınız neden diye belki, hakkınızdır ama cevap bile yok! basit bahaneler var:)
haa bu arada hiç gelmeseydi hiç "varmış" kısmını anlatmasaydı diye zerre kadar bile geçmiyor içimden! ama "yokmuş"u göstermek zorunda mıydı? demiyorum değil...
ee hayat işte garip! vapurlar falan:)
haa bu da günün şarkısı! pek severim sesini bu hatunun!
bir insanı iki arada bir derede miydi neydi oyle yerlerde bırakmak çok zor! bir insanı başkasından sakınmakla sakınmamak arasında gitmek tanımlanamaz bir ikilem. bir insanı üzmemek yormamak boğmamak için kendini tutmak, her şeye rağmen susmak; peeeh ben diyeyim kanser siz deyin ölüm! sonuç olarak bugün enteresandır bir şeyler keşfetmedim ben çok radikal kararlar aldım:) inanmıyorsunuz ya hepiniz görürsünüz:) artık kıskanmak yok hacı!! diyeceğim; ben dahil hiçbirimiz inanmayacak. o yüzden değiştiriyorum, kıskansamda içimde kalcak, artık gastrit mi olurum ülseralar mı olur bedenimde bilmem. o paylaşamamanın verdiği ruh hali, söylemek istenilenler nah bu agızdan bu suratdan yansımıcak:) zor! çok zor ama ben yaparım dedim mi yaparım hıh! ha bir de şu sözü acayip beğeniverdim, günün anlam ve önemine değindiğinden paylaşmadan duramam. ee malum barthes*in sözü! hep sevmişimdir fransız da olsa felsefi görüşlerini! "kıskanç olarak dört kez acı çekerim; kıskanç olduğum için, kıskançlığımdan dolayı kendimi suçladığım için, kıskançlığımın ötekini incitmesinden korktuğum için, bir bayağılığın beni tutsak etmesine boyun eğdiğim için; dışarıda bırakıldığım, saldırgan olduğum, deli olduğum ve sıradan olduğum için acı çekerim." (roland barthes)