31 Ağustos 2010 Salı

tanrıya çağrı!! aa bir de hayata:)

ya ya allahım ne yaptımda bu kadar üstüme geliyorsun!!
paso solumdakiler günah yazıyorda sağımdaki melekler niye yatışta:( neden ne istiyorsun benden; son bir aydrı olabilceğim en cici kız halindeyim meltemin cici hali gibi bir durum bu ama sen hayatı beni yorması ıcın duzenliyorsun:(
ya cocukluk askımın sag alt komsum olması bir tesadüf mü yani buna mı inanayım ?
ya da yan komsumuzun sureklı dersinden kaçtığım histolojici ersan -ki ben ona pasif* diyorum- olması??
ya da iki üst komşumun iki oğlunun olması ve bu oğullardan birinin duş alırken nirvanadan rape me yi söylemesi??
hayır apartmanın 8.katında kankamın arasını yapmamı istediği çocuğun olmasına hiç girmicem..
nedir yani hepsini son bir haftada farketmemi sağlayacak ne yaptm ben sana?

 hayır nasıl bir yere taşındıysam dört bir yandan saldırıyorlar keçilerim kaçsın diye(: son bir haftadır bu gördüklerim bu farkettiklerim bana en çok ne söyletir oldu bir bilsen, söylim mii? peki;
"ALLAHIM SANA GELİYORUM" ya da bır dıger versıyonu;
"ALLAHIM ÇEK BENİ YANINA MUSAİT BİR YERDE BIRAKIRSIN!!"
neler oldu benim ruh halime nesi var onun?? sabahın köründe rape me ile sarsılmak kabusum oldu! hayır bende severim kurt cobain i ama bu kadarı narsistlik canım...ya cocukluk askımın balkondan selam vermesi, pijamalarla beni görmesin diye eğilerek çiçeklere su vermem..tamam hadi bu da zamanla geçer; sevgili histollojicinin sigara dumanı ne olcak! ben aktif içiciyim pasifliğe gelemiyorum arkadas:D
bayılacamda bu aralar sık kullandığım saygın kelimelerden:(
ya taşınma imkanımızda yok daha bir ay oldu buraya geleli ne diyecem ev sakinlerine?? ruh halimi değiştirdi bu apartman götürün beni burdan mı??
yok kızım sen bitkisel yalnızsın napcak ne etcek adaptasyon sürecine girceksin! sıgara dumanında odana donceksın olmadı pis pis bakcaksın ne bu canım hocada bir yere kadar:) cocukluk askının canı cehenneme en kolay o olcak(: rape me olayını napcam bilmiyorum!
off hayat beni neden yoruyorsun!! ve allahım sana kırıldım söyliim(:

30 Ağustos 2010 Pazartesi

the person you've called...

sinir oluyorum arkadaş!!
amele gibi arayıp da ulaşamamaya sinir oluyorum..en ihtiyacm olan konuda fikir danışcağım adamın kapsama alanı dışında olması beni çıldırtıyor! hani teknoloji çağındaydık! madem dumana ihtiyacım olcak derecede zor duruma düşüyorum ne anladım bu işten...
her aradığımda ulaşamıyorsam ona; seninde agzına s*çıyım graham bell! -evet öle zoruma gittiki graham*a sardım; ölü değil mi adam bir şekilde çınlar kulakları..diğer türlü duvara konusuyorum hani aradığım kişi ulaşılamaz ya!!- neyse devam ediyorum graham! bir melet bulcaktın madem onu kullanmasını bilmeyen insanlara da çözüm üretseydin; ne yani zor mu geldi!
hayır bir de o cümle yok mu; "aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor lütfen daha sonra.." aradığım kişiye napcağımı ben biliyorum hem sen nasıl itici bir sessin yaww..hele ingilizce versiyonun hiç çekilmiyor yahu!! cannot be reach demeden allahım sana geliyorum mode on!!
çok klasik olcak belki ama ilk söylenmem hep aynı tarzda başlıyor; annemin bana ulaşamadığında sarfettiği o nacizane cümleyi kullanıyorum...
"madem ulaşılamıcaksın ne demeye kullanıyorsun o meleti!!" haksız mıyım ??
evet veya hayır bu sinirimi geçirmiyor ulaşılcaksın arkadaş aaa!!

hem diğer tarafından bak olaya; çok ihtiyaıcm vardı ki arıyoruz di mi? yoksa bayılmıyorum o sesi duymaya! ya da bayılıyorum bu kısım beni ilgilendirir...
ya allahıım nolur kapsama alanı içinde olsun ya; nolur ulaşabileyim bende aradıklarıma noluurr noluurr iyi bir kız olcam söz!!

28 Ağustos 2010 Cumartesi

içim bir hoş ağladı!

birini kaybetmekten önce yaşarsınız kaybetme korkusunu ya o çok kötüymüş..farkettim!
sanki ellerimin arasından akıp giden su gibi tutamadığımı, düşen damlaları geri getiremediğimi hissettim..bir şeyler sürekli kopuyor ve eskiye dönemiyordu..işte o an kaybediyordunuz:(
çok seversiniz ama gösteremezsiniz ya, o "bilirim beni seversin" der ama bilirsiniz hissettiremezsiniz...öyle insanları kaybetmek daha da zor! bir daha dönse zaman geriye; sevdiğimi ona da öğreticem o da bilcek diye hayıflanırsınız! düşen su damlası kadar basit değildir yere..geri gelmeyen..

bugün bende az kalsın birini..söyleyemiyorum bile..yok olucaktı işte, yağmur damlası gibi hayatıma değip yok olacaktı!.ne zamandır sımsıkı saramadığım; o sardığında sevdiğimi söyleyemediğim birini..hemde sevgimi en çok hakeden birini..gidiyordu kapıdan son kez baktı; o an onu geri döndürmek için o kapıdan geçmeye razıydım, o an ellerimden akan su yerine ben düşmeye razıydım..korktum, sarsıldım, ağladım..geri gelmeyeceğini düşüne düşüne hıçkırdım!
arada toparlandım yok dedim beni bırakmaz, beni onsuzlukla cezalandırmaz o dedim! titredi ellerim tutsun istedim!
içim onlaydı sanki..benden ötede onla beraberdi içim.
acıyordu boşluk! boşluk acıtır mıydı??
yokluk acıtırdı da boşluk acıtır mıydı??

bütün gün delirmekle geçti..tırnaklarımı yedim, saçlarımı yoldum beklemek kadar ızdırap verici değildi hiçbirisi! saate her baktıgımda yelkovan mıhh gibi çakılmıştı aynı yere...geçmedi o lanet zaman! gelmedi döneceğine dair iyi bir şeyler! gözlerim kan oldu..içim kan oldu...ellerim yok oldu onunkileri bir daha tutamayacağını  farkedip, gözlerim bakmaz oldu göremeyeceğinden...ruhum saklandı en dibe içimi bulamaz oldu ondaydı ya hani...
birden bitti! önce anlamadım ne olduğunu havada kaldı içim! geriye dönmesiyle gitmesi aynı hissettrdi bana, kaldım öylece saatlerdir kıpırdamayan yelkovan gibi..sessizce baktım..
anladım gitmemiş bırakmamış;onsuzluk için daha çok zaman varmış...öğrendim ya sevindim öylece..gülümsedim ağladım ama bu sever hoş ağladım..içim bir hoş ağladı!!

zormuş kısacası birini kaybetmek, kaybetmekten korkmak, beklemek..ama güzel bitti!! bu da bir şey!


27 Ağustos 2010 Cuma

saçmalamaca-6

insan hiç mutlu olmaktan korkar mı yahu??
ben korkuyorum! bariz korkuyorum..hani derler ya bazı şeyler fazla iyi gidiyor diye...hah tam da öyle oluyor!
dönmemesi gerekenler benzersiz bir sadakatle karşımda olduğunu söylüyor, arkasında neleri yıktığını bildiğini ve düzeltmek istediğini gösterenler çıkıyor karşıma! herkes beni kırmayı nasıl becermişse ellerinden geldğince tamr etmeye uğraşıyor..
diceksin ki bunun nesi kötü! nesi kötü değil??
bu kişiler beni yıkmış umursamamış kırmış her ne ise üzmüş..şimdi ne değişti de geri döndüler, ne geldi akıllarına benim vazgeçilmez olduğumu hatırlatan:S(ki hiç kimse vazgeçilmez değildir)

seviniyorum; hemde hani şu minik çocuklar annelerine kendilerince hediye alıp verceklerinde yüzlerinde oluşan cinsten; kocaman gülücüklerle seviniyorum! ama içim burkuluyor bir an:S sanki anneme vermeden elimden hediemi alcaklarmış gibi! hediyemi almasınlar istiyorum en azından bu sefer gerçekten tam anlamıyla gülebileyim..sonu gözyaşıyla ıslanmasın gülücüklerimin!
ıslancaksa bir şeyler gülücüklerim olmasın! ağlayabilirim bazı seyler ıcın ama hayalkırıklığı olmasın buna sebep!
bilmem kacıncı kattan arkanızdan birisinin ittirmesi hissinden kurtulmak istemek bu olsa gerek..yükseklik korkum varmış gibi hissettirir oldum insanlara ama acı veren arkadan itilmek aslında yüksekten düşmek değil; hatta düşüş ihanetten kaçışınız oluyor bi yerde! ki kaçmak yorar insanı...

sonuçlar sonuçlar...hiç bir şeyi değiştirmeyen gerçekler..ama bu sefer nedeni istiyorum! her şeyin bu kadar iyi gitme nedenini!
ve bana geri dönenler, değer verenler!! size söylüyorum birdaha defolcaksanız hiç bulaşmayın bana, yarayı kanatmak yenı yara acmaktan daha acı verici..izini kalıcılaştırmaktan başka bir işe yaramıyor..derdiniz kendinizi unutturmamaksa o hiçbir zaman olmayacak zaten daha derine işlemenize gerek yok! aklımda hep kalacaksınız!!!

19 Ağustos 2010 Perşembe

bir gün bir gün bir çocuuk..:) ne çocugu bee:D

sabah uyandım demeyi çok isterdim ama bütün gece uyumadım(: ardından msn den sena* ile hala iletişimde olduğumu farkettim(:
s- bir çilgınlık yapalım mı??
m- ne gibi?*
s- hadi dısarı cıkalım uyumayalım(saat 6..a.m ynlız)
m- peki bende uyumak istmeiyorum zaten!!
s- beşirli*ye yürürüz, fotoğraf çekeriz!!
m -i liked it!!
ardından giyindim fotoğraf makinelerimle dooğru sena* ile ortak buluşma noktasına!!

yavrum evladım derbeder uykulu bir halde gelmiş!! içim acıdı yahuu:) böyle tüm gece yağmurdan kaçmış kediler gibiydi, perişan kısık gözler fln fılan:D
nese gün boyu saçmaladık sevgili insanlar!! aa bu arada elimdeki 40 sterlign ide bozdurdum artık 90 ytl m var:D:D
dolmuşta insanlarla dalga geçmek kötüdür bilirim; bir kere görgü kurallarına aykırı ama gelde tut kendini(:
yandaki kadının bakısları konuşma sesleri aaouaouosuaousoaus şekline imiş sena dedi!!

zaten kadının biri yeterince dikizledi beni! içinden "bak şu gençliğe bka bizim zamanımızda yapcaktı ki böyle bak nelr oluyor" dediğini bariz işittim yahu:)

s- evinize geçiyoruzda nokia* şarj aletiniz var mı meltem??
m- hemde iki tane!!
s- priz var mı diye sormama gerek  di mi??
m- rahat ol en az 20 delik bulabilirim sana:) diyeceksin neden annem her prize ikili üzlü priz yaptrttı(: de ki neden?
s- ??
m- benim annem hayatta 3 şeyden nefret eder sena:D bir evin içinde bedevi gibi dolaşan uzatma kabloları!! diğer ikisini hatırlayınca söylerim(:
KOPUŞ:D:D:D

sonuç olarak eve geldik balkonda bir dünya kopuş daha(: anladım ki sena ve ben aynı ortamda en fazla 3 dk bulunabiliyoruz(: kafama yediğm onlarca yumuşak top darbesi ile bin milyon sinir hücremi kaybetmeme ne demeli!! ama kıyamıyorum velete elimi kaldırsam ölcek biliyorum(:
 sonra hayatın bizi değilde bugünlük bizim onu yorduğumuzu farkettik!! dedik yeter dünyanın dengesi bozulcak artık ayrılalım!! ara verdik! ikimizde yorulmuştuk zaten böylesi herkes için daha iyi:):):)

p.s. bir şey daha!! al işte unuttum!! ne diyeceğimi unutmak ne kadar koyuyor bilemezsiniz, keşke diceğimizi unuttuğumuzuda unutbilsek de vicdan azabı olmasa!!!

17 Ağustos 2010 Salı

beyaz at ve prens(:

hastanedeydim her zamanki gibi(: hani tıpta okuyoruz ya imperial denen müessesede ismini vermim reklam olur unlu bır doktorun asıstanlarının yanında pratik yapmayı deniyorum bır kac gundur!!
way anasını sayın seyırcıler ben doktor olucam sanırım(:

çağdaşcık*(içine meltem kaçmış bir ruh ikizi) aramıştı liverpool maçına gidemeyceğimizin matemini tutmaktaydık! üzüldük kahrolduk canımızdan can çıktı torres* ve cerrard* ın karsısında trbzonumu mücadele ederken göremeyeceğimiz için:( ardından hasta anonsları ile telefonu kapatmak zorunda kaldım üstüne bir de çağdaşın sesinden uzaklaşma acısı çöktü! artık hayat boğazıma sarılmış beni bataklığına çekmek üzereydi ki...
evet tam o anda hastanede çalışan doktorlardan birisi "pişşt cadı neyin var??" diye seslendi. -hyr anlamıyorum nerem cadı- olayı açıklamak için çömeldiğim yerdne başımı ona doğru çevirdim, bileydim az sonra beni en mutlu edecek adam olcak daha bir sempatik olurdum; neyse derdimi ona agzımdan cıkabılecek en kısa laflarla ıfade ettim!
"okuyoz ya biz biletleride ateş pahası gidemıcem lıverpool macına" dedim!
filmlerdeki gibi bir sahnenin yaşanmaya başlamasından bir kaç saniye onceydi bu olanlar(: çenemin altından tuttu başımı iyice kaldırdı kocaman gözleriyle bakmaya başladı..(:
"dert ettiğin buysa kolay cici kız" dedi. cüzdanında trbzonspor kombinesini çıkartıp bana verdi! hediyeye bak behh diye düşündüm..demek hekim olunca böyle oluyormuş canııııııııııım(:
"şaka di mi??" diye geveledim gülümsedi yanagımı hafıfce sıktı ve benim artık kombinem oldugunu yineledi(:
işte o adam benim beyaz atlı prensimdi(: beni maça götürcek beyaz ata sahip olan tek prens!!
alleeheem yeaarebbim!! benim artık bir kombinem var:D maça gideceğim yahuu!
mutluluk farketmeden gelir minik bir ışıltıyla konar ya gözlerine ya da hafif bir titremeyle ellerine(: bazılarında ise suratta şapşal bir gülümsemeyle(: bana hepsi birden geldi desem(:
eyy kombine nerdeydin, ne güzel yerdeydin(:

p.s.s. beyaz atlı prensim 29 yasında evli bir adam(: maalesef onunla kombıneden daha ılerıye gitme durumum yok(: ben hep onun cici* kızı olarak kalıciiiim(:(:(:

16 Ağustos 2010 Pazartesi

kuruttuğum çiçeklerden dünleştirdim hayatı!

her güne yeni bir çiçek kurutuyorum artık!!
her okuduğum kitabın aralığında yeni bir kurumuş çiçek yaprağı var..
hangi çiçek olduğunun bir önemi yok aslında hafızamda, beyaz gül kuruttuğum için masumdum o gün demek istemicem..
yaşıyorum dicem hala çiçekleri koklayabiliyorum, zalimce en güzel halinden uzaklaştırıp günlüğümün bugününde dünleştirebiliryorum dicem! sahip olabiliyorum her bir türüne günbegün!!
belki mutlu olcam belki saçmalıcam kimin umrunda!!
bir yerde en güzel halini ölümsüzleştiricem o çiçeğin o günüme hitaben, bir yerde o günümü ölümsüzlestiricem..
her günüm dünleşmek için kurumuş bir çiçeğe muhtaç artık!

14 Ağustos 2010 Cumartesi

kırıldım!! hemde takım elbiseli adama:/

evveeet tabiki yine ben(:
ama bu sefer kırgınım bilemessiniz, kime mi gene hayata demicem merak etmeyin, hayır ona da garezim var ama bu sefer farklı(:

kütüphanede jelibon-ki ben hep haribo yerim- yediğim için bana kızan kütüphane görevlisini esefle kınıyorum!!

ayıcık şeklinde olan jelibonsuz, mentossuz, nestea'siz, kalemi patır patır çevirmeksiz
"gen bencildir" mi okunur sevgili kütüphane görevlisi ha?
cevap ver ha?
sana diyoruuummm!!
sen sessiz!
telefon sessiz, ben sessiz
...sana kızdım takım elbiseli adam; beni üzdün!!! :(

p.s. hayır bide paketi alıp beni dışarı atsan gururum bu kadar incinmezdi paketimi çöpe ettin takım elbiseli adam!! ağlattın beni:P 

haa bu arada hayat sanada bir kaç çift lafım var!! bulaşma bana bak umrumun dışına atarım seni kalıverirsin orda!
tmm "bak dunya nasılda umrumdasın" diyen bendim ama bir yere kadar!! haddini bil !
yoksa umrumdışısın hayat demek zorunda kalıcam!!!
sonuç: hayat beni gene yordu(: ohh rahatladım(:

13 Ağustos 2010 Cuma

saçmalamaca-5

-neden ilglenemiyorsun??
-ilgilenipte bir sonuca varamadıgımı görüp pişman olmak var sonunda..
-senı hoşlanabilirimler listesine soktum ya daha ne yapılabılır ki??
-o liste uzun galiba..
-peki bır de surdan bak olaya ya o listede seni "top of the list" yapıp değmeyeceğini farkedersem nasıl olurum ben biliyormusun?
-bilmem nsıl?
-apartman boşluğundan düşen dokuz canlı bir kedi gibi!
-???
-geri kalan sekiz canımla hayattayımdr ama bir yerlerim kırıktır canım acıyordur!!!

12 Ağustos 2010 Perşembe

saçmalamaca-4

-ben seni haketmiyorum
-biliyorum
-hemde hiç haketmiyorum
-onuda biliyorum
-peki neden bu kadar önemliyim hala?
-işte onu bilmiyorum!!!

8 Ağustos 2010 Pazar

yoluna değil gülüşüme(:

hani bundan sonra yoluma bakacağım diyorsun ya;
bence yoluna değil gülüşüme bak(:
en az şu halin kadar umursamaz...
ve yerini başkasıyla doldurabilecek kadar haylaz* (:..
evet harika gülüşümle hazırım kaseti başa sarmaya, her zaman hayatında bir şeyler olur biter ve eskisinden farklı gelir şey*ler sana...ama bir şekilde olan şeyin yokluğunda farklılıklara adaptasyon göstermende gerekir ve ben bugün bunu bir kez daha gördüm.
her seferinde farklı yöntemler deniyorum ya hani ben bu seferde kocaman gülümsedim; sıcacık herkesin içini ısıtan yüzünü güldüren cinsten gülümsedim..
kimseler amacımı bilmedi cici kiz bu dediler, şirin dediler, sempatik dediler...bilmemeleri acıtmadı canımı işime geldi güzümü onların cahil iltifatlarından aldım ve farkında olmadan mutluluğun gelmesini bekledim...
arada gücü tükendi gülümsememin ama yetişti imdadıma içimdeki vazgeçtiklerime duyduğum nefret!! ve tekrar gülümsedim:)
umursamaz bir o kadar da haylaz gülümsedim...

7 Ağustos 2010 Cumartesi

kandırma kendini, itiraf et ve üzül bir zahmet...

özlediğini ona söylemek mi daha zordur kendine mi?

kolaydır birisini özleyecek kadar değer vermek. tanışırsın, konuşursun, bir kaç kez takılırsın derken oracıkta oluverir o derece değer vermek. elinde değildir ki olmuştur bir kere. sonra bağlanma gelir ardından ama şekere çikolataya olan cinsten; eksiklik durumunda gelenden değildir bu bağlanma! her dk. hayatındadır artık o birisi*:) gördüğün duyduğun ve binimum duyu organlarınla algıladığın her şeyde, ondan bir şeyler bulabilecek derecede bir bağlanmadır. arada kafana dank eder bazı sorular en basiti ise 'noluo lem bana?'dır. evet sana bir şeyler oluyordur ve senin umrunda bile değildir olanlar; çünkü sadece yaşamaya bakıyorsundur. zaten yaşarken hiçbir şekilde sorun yoktur. hele de o da (hani şu değer vermeye başladığın sonra da bağlandığın varya işte o) yaşıyorsa iki kat zevk alırsın.(ama ben platoniğin zevkini hiçbir şeyde bulamayacağınızı düşünmekteyim herşeye rağmen)
sonra gün gelir!! (boşuna gelmez demeyin kesin o gün gelecektir çünkü), değer verdiğin insanın size aynı değeri vermediğini görürsün. bu en basit ve kolay kaldırılabilenidir. daha acısı ise artık o insanı hep özleyecek olmandır.
iyi güzel de bunların farkına varıp herkes üzüntüsünü doya doya yaşayıp atlatabiliyor mu peki?
hayır!! neden mi?? işte cevap:
insanlar üzülmekten o kadar korkuyorlar ki üzülmeleri gereken yerleri geçiştirip kısa süreliğine de olsa kafalarından atmaya çalışarak kurtulabileceklerini sanıyorlar. bilmiyorlar ki elinde sonunda patlayacaklar ve bu patlama onlara zamanında yaşanması gerekenlere izin vermedikleri için daha da ağıra mal olacak!!
önce itiraf etsene kendine..onu özleyeceğini, çok sevdiğini, unutamayacak kadar çok sevdiğini itiraf et kendine! et ki anlasın beynin; ne derece vurguna uğraması gerektiğini, ne derece tepki göstermesi gerektiğini, ne kadar gözyaşı sarfedileceğini bilsin..en zoru burası olacaktır zaten bence.
itiraf ettiğin an hormonlarında gaza getirmesiyle yaşayacağın duygusal patlamayı doyasıya yaşamaktır sıradaki yapman gereken şey..üzül,ağla, vur kır! kendince yaşa duygularını. rahatlasın boşalsın benliğin. kilo mu alıyorsun?? al! bir süre göstersin vücüt sana olan tepkisini bırak bu vurdumduymaz üzüntüne olan cevabını anlatsın kendi dilince; ki sonra toparlanman kolay olsun!!
ancak sonunda mutlu olacağınıza inanarak yaşamayın üzüntünüzü sakın! bu işe yaramaz !mutluluk beklemekle gelmeyecektir çünkü. o öyle bir anda dalacaktır ki pencereden; sen geldiğini ancak suratınıza yerleşen kocaman bür gülümsemeden dolayı başkasının sana ne kadar mutlu olduğunu söylemesiyle farkedeceksindir.
neyse en son mutluluğu gelcek mi gelmicek mi diye umursamaksızın üzüntümüzü yaşadık sanırım:)
sıradaki adım toparlanmaktır! ve emin ol eğer yeterince üzüntünü yaşamışsan, vücüdünda duygularında seni bu noktada yönlendirecektir. kalk! silkelen! mode on desek daha doğru olur bu adım için. kilo mu almıştın? işte şimdi verme zamanıdır durumları anlayacağın. pencereni uzun bir aradan sonra aç diyorum yani sana. bir kendine gel dışarda bir buçuk milyon kız/erkek(artık tercihim sana kalmış)seni bekliyor çünkü:)
son evreyi tamamladığında hayata tekrar kaldığın yerden devam ediyorsun demektir ciddi anlamda. artık be happy mode on :D

unutmadan söyleyeyim!! bu evreleri geçirirken bazı yan etkiler olacaktır bünyende:) örneğin evrimin bir kat daha tamamlanacak duygusal anlamda. artık daha zor değer verecek daha mükemmeli arayacaksındır. üzülmekten çok üzmeyi öğreneceksindir falan. bunları doğal karşıla öncelikle çünkü önceden de doğanda vardı bunlar sadece suyun üstüne yeni çıktı diyebiliriz. (fazla p*ç olma ama lütfen:D)

zayıflamanın neresi kötü demeyin!!!

koton* sözüm sana:D

her zamanki gibi kredi kartının cüzdandan çıkma isteğine karşı koyamaz oldum şu günlerde. sanki fermuarın minik dişlerinin arasında kalan boşluklardan cırım cırım cırlıyor 'çıkar beni de kullan ne halt yemeye aldın beni' dercesine...
ee kıyamıyorum onun bu haline, tam o anda kasiyer, taksit ve indirim seçeneklerinden bahsetmiyor mu kartın yakarışı bir kat daha artıyor ' sen hala tut beni içerde başka nasıl o kadar fırsat bulacaksan '. beynim; kasiyerin bakışları, kartın cırlaması ve vicdanimdaki tutumluluk ilkesi arasında gidip geliyor. ama nedense kazanan hep kredi kartı oluyor. yavaşça cüzdandan çıkıyor (dikkat! yavaşça çıkıyor; çünkü tereddütle uzatıyorum) ve her ne haltsa almak istememe karşı koyamadığım o şey, gerekli gereksiz markası yazılı çantasıyla elimde beliriyor.
sonuç: gitti paracıklar!!!
tamam herkes için genel-geçer bir şey olduğunun farkındayım bunların. ve asıl gelmek istediğim nokta ekstra eziyet çekenler:) 'kim ki onlar?' diyeceksiniz doğal olarak. hemen söyleyeyim.
onlarca, beşlerce veya türevleriyce kilo verip, beden beden küçülen ve giremedikleri bir çok şeyin içine artık yani yepyeni halleriyle girebilenler( kötü niyetlileri uyarayım girilecek şey olarak elbiselerden bahsediyorum)!!!
öncesinde çoğu şeyi eleyebilirdin şu fikirlerle; 'bu bana hiç yakışmadı basenlerim ortaya fırladı yaa:(' veya 'ay hayır baksana; bacaklarım daha kalın durdu resmen:('diye haykırır gözlerin ve çevrendekilerin gözleri(ama hiç söylemezler haa hissetmen lazım bakışlarından kendini knadırmak istemiyorsan)... daha kötüsü ise kabine girip elbisenin içine sığamamış olduğunu farkettiğinde; dışarda bekleyen arkadaşına 'yok ya yakışmadı beğenmedim:( askıda durduğu gibi değilmiş bu!' şeklinde seslenip kabinde aynadaki o berbat görüntünle başbaşa kalmandır.
ya ardından gelen hışımla kabinden çıkıp yok vazgeçtim bakmayacam ben artık bir şey! şu dk dan itibaren incelene kadar bakmayacam işte! tavrına ne demeli!!
her neyse işin sonunda hiçbir şey almazsın, -alamazsın neyi alacan:)- moralin bozulur belki; ama cebindeki kartın sesi soluğu çıkamaz, yüzü tutmaz, bahanesi yoktur çünkü:)
sonrasına gelelim; kilo vermişsindir artık bedenin küçülmüştür, kıyafetler daraltılmıştır ama yetmemiştir gözün açtır yeni kıyafetlere:) hala yeni gördüğün bir şeyi deneyip yakıştırma tavrın değişmez. vitrinlerdeki mankenler adeta defiledeki gibi canlanır gözünde. etiket fiyatı hariç hiçbir sorun yoktur beyni ikna kısmında artık. kredi kartı desen hiç sorma! her zamankinden şiddetlidir yakarışları, elinde yeni bir kozu vardır çünkü: ' ayy bu sana çok yakıştı iyiki kilo vermişsin kesin al bak ben varım taksit yaparım olmadı bir ay erteleriz ödemeyi kolaylaşır işin' :)) (sanki ödenen miktarı değiştirecek bunlar)
sonuç: gitti paracıklar hemde kat be kat artarak gitti!!
ee şimdi söyleyin bana özgüvenin yerine gelmesi gibi manevi konular dışında ne yararı oldu bana zayıflamanın:) sakın sağlık demeyin bana! tıp okuyan biri olarak farkındayım bunun açıkçası ama bu cebime para sokmuyor:)
iç karartıcı olmayalım diye işe pozitif yanından bakın da diyemicem kriz ortamında ama sonuçta bunu okumanız veya benim yazmış olmam sözünü değiştirmicek! en azından bende değişmicek..

eyy mükemmel nerdesinn??..güzel yerdesin..(:


kimliğini açıklamak istemeyen birine mi bu yazı ne:D
beklenmeyeni beklemekten bıkmayan bir kız sıfatı ile karşınıza çıkmama rağmen mükemmeli beklemek kısmında yavaştan yan çizmeye başlıyorum sanırım..
mükemmel falan yoktur demeyeceğim korkmayın!! çünkü onlar var! yoksa da benim mükemmel bulduklarım var:)(neye göre kime göre mükemmel tabiki tartışılır.)yoksa o dünya harikası şeyler başka neyle açıklanır.evet evet! kesinlikle mükemmel falan var:).
var oldukları veya benim hissettiklerim bir kenara, ne kadar bir yerlerde, bir şekilde var olsalar da; bizim onları bulma ihtimalimiz, numarasını bilmediğimiz ama hayranı olduğumuz(kısaca deli gibi iletişime geçmek istediğimiz) birinin numarasını kafamızdan sallayarak tutturma ihtimalimiz gibi bir şey. gibisi ne? aynen öyle bir şey!
işte bu yüzden mükemmeli beklemek falan boş işler! hayatımızın baharında mükemmeli beklemeye devam edersek; güz kapıya dayanınca, gelmediğini ve gelmeyeceğini farkederek elimizdekilerle yetinmeyi öğrenmekten başka çaremiz kalmayacak.
ayrıca empati empati diyoruz buyrun kurun empatiyi. koyun kendinizi mükemmelin yerine! ya onlarda mükemmeli beklerse, sen mükemmel olsan topala varır mıydın sanki:) kısaca 'sen mükemmel misin de mükemmeli bekliyorsun?' deseler ne diyeceksin..
hayır bir şey değil bize yazık! belki güzelim diyemeyeceğim ama gencim bu bir gerçek ve dışarda bir buçuk milyon erkek var:) mükemmel veya değil sonuçta o kadar mükemmelde ısrar ediyorsam da ve o da o kadar mükemmelse; eminim gizleniyordur. denemeden bulamam değil mi ama:) sonuç waiting mode : off :)

6 Ağustos 2010 Cuma

insanlar anlamsız...

insanlar sevemiyorlar, olurda severlerse gösteremiyorlar...insanlar anlamsız bazen!!

anlamıyorum birine değer verip gösterememeyi; içinden çıkmak için can atan o duyguyu bastırabıilmeyi ve mantığına teşekkür etmeyi anlayamıyorum!
madem bir şeyler geçiyor kalbine yakın olan yerlerden neden beynine yakın gösteriyorsun. düpedüz cinayet değil de ne bu! ilişkileri katletmekten öte...
insanların içi acıyor sonunda bir taraf seviyor bir taraf sevmiyor biliniyor, herkes evlerine dağılıyor ve sevmedi bilinen taraf kendi kendine hıçkırarak ağlıyor..katil olduğu için hemde! katil olduğunu haykıramıyor, ama bulunduğu durumda da pislik oluyor...
kimse katil olmak istemez! o vicdan azabıyla pislik olarka yaşar...

senden uyanamadım ki...

sabah kalkıyorum..

bir güne daha selam diyorum kendi dilimde..
annem perdeyi çekiyor; sert bir ses çıkıyor kornişten; kulaklarımı çınlatan..açıyor perdeyi ki o kocaman güneş bir de bana gülümsesin tüm evrendekilere yaptığı gibi..
ama bilmiyor ki benim algılarım kapanmış bütün sıcaklıklara; sıcak bir gülümsemeye, sarılmaya...
sadece uyanabiliyorum kendimce dedim ya selam veriyorum öylesine, uyanıyorum yani uyanmışım ama sadece dün gece daldığım ve hatırlayamadığım dünyevi rüyadan..
senden uyanamamışım!!! o kadar derin dalmışım ki sana uyanamamışım..:(
istemedim mi dersen belkide istemedim bende! bir uyanabilsem senden, belki pişman olcam sana dalıpta yaşayamadığım her dakikaya, evet kesin pişman olcam senin yüzünden kaçırdıklarıma..her cümlem keşke..dim dile biticek...
yüzyıl uyumak mı benim masalım yoksa?
eğer öyleyse beni senden uyandıracak prens ne zaman gelecek veya gelmeyecek mi?
aşabilecek mi o metrelerce duvarları, ulaşabilecek mi bana?
ulaşabilecek mi o derinden daldığım sana?
hadi ulaştı diyelim sana da banada; koparıp alabilecek mi uyandırabilecek mi senden?
bilmiyorum!!
sadece uyuyorum içimdeki senin rüyasıyla, uçsuz bucaksız dalarak sende gitgide daha da derinlere..

sınır!!!

bir çizgi çektim hayatımın ortasına!!

net, kalın ve silbaştan niyeti olmayan..
sonra sordum sana 'sen bu cizginin neresindesin?' diye!
sustun!
duydun, duymadın, duyamadın, duymak istemedin ya da her ne ise..
hiç bir şey yapmadın!
senden önce de çekildi defalarca çizgiler hayatıma çeşitli sebeplerden; ama hiçbirinde birine seçenek sunulmadı. hepsinde herkesin yeri belliydi hatta:(
dedim ya sana seçenek de sundum ama sen hiçbir sey yapmadın!
tek yaptığın çektiğim çizginin ne benden tarafından ne diğerlerinden tarafında duramamaktı, tek yaptığın çizginin tam üzerinde durmakti..
yani diğer bir deyişle duymazdan gelmekle karar vermemek arasında kalmaktı tercihin..
olmadı..ben kararsızlığına dayanamadım sen sınırlarımın taraflarına..öylece durduk
ne benim tarafıma geçmeyi seçebildin, ne benden uzak kalmayı..
sen sadece çizgiyi yıprattın; tıpkı benim kendimi yıprattığım gibi..
sen sadece sınırlarımı yıprattın..

güvenmek!

kırk kat elbise giyersin korunmak için..
soğuktan, rüzgardan, yağmurdan korunmak,
kardan, doludan, fırtınadan belki de...
sonra bir gün biri çıkar gelir, elini uzatır sana ve der ki:
'hadi yavaş yavaş çıkar üstindekileri, ben korurum seni!!'
inanırsın, emin ol inanırsın!
işte en büyük hatayı da inanarak yaparsın;
güvenerek...
oysa çıkar demeden o çıkarsaya bir şeyleri üstünden,
sonra sen çıkarsan, sonra tekrar o, sonra..
çocukluk tabiriyle -bir sen bir o- çıkarsaya üstündekileri!!
sonunda tek sen yerine ikinizde çıplak kalıp sarılsanızya birbirinize sımsıkı!
ama yok! olmaz!
illa inanacağın, güveneceğin tutmuştur senin,
çıkarırsın tek tek kıyafetlerini;
kalıverirsin çırılçıplak..
tam o anda da çıkıverir hem kar hem fırtına;
önce korkmassın, sanırsın ki gelecek ve seni koruyacak!
öyle demiştir sana çünkü,
korkma demiştir, ben varım demiştir..
ama yoktur işte..
bakarsın arkana, sağına, soluna, dört bir yanına;
yoktur!!
anlarsın ki aradığın, beklediğin o kişi sıcak bir kafede kahvesini yudumluyor!
ve o an bir de anlarsın ki;
bulutların üstüne çıkar çıkmaz yere çakılmak diye bir şey gerçekten de varmış..
ağlarsın görmez!
haykırırsın duymaz!
perişan olursun umursamaz!
işte birine güvenmek budur işte, yaşamadan öğrenilmez!

hayat yine kimi yenik düşürdün...

çooooook düşündüm,

düşündüm ve buldum sonunda..
hayatın sırrını çözebilecek ne tecrübem var ne de ileri görüşlülüğüm ama,
'yalnız mısın? sorusuna vereceğim yanıtı gerçekten çok iyi biliyorum artık!
- yalnız mısın?
- hangimiz değiliz ki?..
bir sevgilin olsun ya da olmasın... istersen yüzlerce arkadaşın olsun ama yalnızsın sen!..
- iyi misin?
- ne önemi var?
tamamen* (ki bu kısım önemli tamamen olması yani) kim dokunabildi ki yüreğine?
kim iyi hissetmeni sağladı senin? ya da benim?... ya da yalnız olup olmaman değiştirebildi mi bu durumu..
sonuç olarak kim olursan ne kadar tecrübeli veya çöm olursan ol; şudur hayat denilen dawlumbazın gerçeği;
'ölene kadar yalnızsın, öldükten sonra "zaten" yalnızsın... '
(anlayacağınız huri falanda kurtarmaz artık:D
tabi bence:D)

sen de, ben de, belki onlar da.. herkes kendi teninin içinde yaşar.. hayat oradadır. oraya da insan giremez.
fazla acımasız oldu. :)

tell me lies, tell me sweet lies..(:


gün içinde birden değişir mi duvarlar?
kaygan bir zemin üzerinde kayar misali değişebilir mi?..
veya tam beklemediğiniz bir anda tersine dönebilir mi dönen devran?..
gerçekler doğruluktan acıtmadan ayrılabilir mi?
evet hepsine cevap evet!! diye kandırmak istiyorum kendimi.
yalan söylemek istiyorum kendime, doğruluktan ne kadar uzak olduğunu bile bile..
ihtiyacım var çünkü yalanlara artık!
rengi pembe olsun da yalan olsun önemli değil!
o kadar umarsız biçare kalmış hissediyorum ki kendimi sevgi fakirleri gibi..
içimdeki huzura ayrılmış boşluk o kadar uzun zamandır kullanılmadı ki,
o kadar uzun zamandır duymadım ki o güzel şeylerin olabiliritesini, yalanda olsa razıyım duymaya..
varsın görmesin gözlerim olanı biteni!
varsın unutsun burnum gerçek sevginin kokusunu!
kanıversin kulaklarım, varsın duyduklarımla yetineyim!
mutlu olayım gerçeklerin acısı beynime işleyene kadar..
boşuna dememiş F.D.;
'bana biraz yalan söyle, bu gece çok ihtiyacım var!! ' diye;
yalana bağımlı olmuş, serzenişte olsamda istiyorum inanmayı..
cevapların evet olduğuna inanmayı!


o kadar açım ki huzura, mutluluğa, incineceğimi bile bile, biçare tercih ediyorum su katılmamış gerçeği; kısa sürede olsa mutluluk vaad edecek yalanlara...

saçmalamaca-3

özledim!


gözlerim telefonun ne kadar yakın olduğunu söylerken beynim daha uzak olamazdı diyor adeta.
içimde, en derinde, kısaca ben*de bir yerleri ipotek aldın ve gittin. bana ait ama senin kontrolünde o yerler artık ve her istediğinde canımı acıtabiliyorsun oralarla:(
yine söylüyorum özledim!
belki bir gün sana da söyleseydim keşke diyeceğimi bile bile sen duymayasın diye burdan söylüyorum;özledim!
konuşmayı, sesindenki değişiklikten yüz ifadeni tahmin etmeyi, ardından istemsiz değişen surat ifademin farkına varıp mutlu olduğumu anlamayasın diye ses tonumu koruma çabalarımı özledim!
çok hemde..
bazen diyorum varsın gurur kapının dışında kalsın bu gece, üzülme korkusuna da atalım yanına, bizbize olalım..inat etmeyeyim ve arayayım bir kere de, duyayım sesini, yine çalışayım gizlemeye mutluluğumu..
ama sonra; ya üzülürsem gene diyorum, ya yine kırılırsam, ya bu konuşma mutlu etmekten çok daha da zarar verirse ben*deki sana ipotekli yerleri kullanarak..ya düşünmekten alıkoyamassam kendimi naptım ben diye, ya ağlarsam yine:(
işte o an tekrardan alıyorum elime iplerini aklımın, mantığımın hatta duygularımın..
sonuçta hala özlüyorum!!
gururm olmasaydı;

ya da kandırılma korkusu;
belki herşey çok çok daha farklı olabilirdi..
gerçekten anı yaşayabilirdim umarsızca belki de..
attığım her mesaj, söylediğim her sözden pişmanlık duyup duymayacağımı düşünüp durmazdım, kaybetmezdim onca zamanı!
korkağım sanırım!
gururmuş kandırılamamakmış bunlar arkasına sığındıklarım aslında!
o kadar farkındayım ki korkak olduğumun sanırım bile fazlalık kalıyor.
çevreme hiç dürüst olmadığımdan sorsanız herkes sorgulamadan ne istersem nasıl istersem yaşıyorum sanır beni..
bilmiyorlar ki her yaklaştığım bedende yeniden duvarlar örüp aştığımı,
yapacağım her şeyden önce sonucu en siyah
haliyle hayal edip göze alınabilirliğine baktığımı,
tam bir korkaklık kaynaklı kontrol delisi olduğumu..
bilmiyorlar!
bilmesinler de zaten, varsın bilmesinler!
acaba risk almaya değer mi?
her şeye rağmen üzülmeyide kaybetmeyide göze almaya..
karşılığında, gözlerimin içindeki başkalarının 'fer' dediği libidomu geri alabilecek miyim ki?
bilmiyorum!
kafam o kadar karışık ki düşündükçe batıyorum :(
ve sanırım artık uykusuzluktan ölmemek için yatıyorum da..(:

sordum ki -2

size soruyorum!!

bilir misiniz ki çoraplar kaçmak, hayaller kırılmak (tırnaklar da keza böyle, özellikle benimkiler!), zorla gidilen işler ve okullar şikayet etmek, umutlar yaşama tutunmak için mevcuttur!!
ya tam emin değilim ama böyle bir şeydi, biraz değiştirmiş olabilirim tabi:)
neyse ne diyordum? haa..umut diyordum:)
peki ya artık ben umutları istemiyorsam hayatımda?
belki tutunmayı sevmemişimdir hayata...
ya da tırnaklarımı yiyerek yok ettiğim gibi hayallerimi de imha etmenin vaktinin geldiğine inanıyorumdur!
hayatında tek kaçan şeyin çoraplar olmadığını farkedince insan bir çırpıda değişebiliyordur belki de...
ben farkettim ki;
hayatta tek kaçmayan şey çoraplarımmış oysaki:(
şimdi siz söyleyin ben ne yapayım? :D

tuhafım ki ben:D

tuhaflık zor zanaat...
yapıp ettikleriniz size normal gelir,
ama başkaları anlamaz ve onaylamaz bakışlarla süzerler bütün varlığınızı.
kimisi güler, kimisi yüzünü çevirir.
ama aynı zamanda tuhaflık iyidir. yaratıcı kılar insanı.
hem insanların gözlerindeki anlamaz ve şaşkın bakışlar kadar tuhaf bir şey de olamaz.
tuhaflığın tanımı bana bakılarak yapılabilirmiş, öyle diyor annem.
baştan aşağıya tuhafmışıım.
hani derler ya alem Mersin’e, ben tersine… Bu bile hafif kalırmış benim tuhaflığımın yanında.
çünkü ben yönümü asla ve kat’a başkalarının nereye gittiklerine bakmadan belirliyormuşum.
yapayalnız kaldığım da oluyormuş, yolumu kaybettiğim de.
işte bu zamanlarda, yalnız kaldığımda yani; kafamı dinliyormuşum..
bazen yolumu kaybettiğimde kimsenin uğramadığı yerleri keşfedebilecek cinstenmişim..
kısaca tuhaflık benim enerjim, ayırıcı özelliğimmiş.
annem susunca düşündüm vay be ben neymişim diye:D

haa bir de anladım ki normalleşmeye hiç niyetım yok:D

just missin'..just pride&prejudice..:(

özlüyorum! çook:(

ama dış kapının mandalı olmaktan kendimi alıkoyamadığımı hissettiren gururumun ebedi esiriyim ben!
defalarca terkettim onu, koşa koşa atıldım gurursuz aşkın kollarına, ama fayda vermedi. gene döndüm kürkçü dükkanına, başım önde ben geldim gene dedim gururuma...
gene haklı çıktığını gösterdim defalarca, sen gösterttin çünkü!
bilemedim ki sen değmezmişsin gururumu elden bıraktıracak derecede sevilmeye, bilemedim ki..
her geri dönüp gördüğünde kıldan ince emrine amade boynumu; güçlendi gururum kana kana emerek acizliğimi, çiğ gibi büyüdü içimde...
artık veriyor emri bedenime ve birkez daha dikleniyor başım sana karşı, sana olan bitmek bilmeyen hislerime karşı!
içimde çığlık çığlığa sensiz yapamayacağımı söyleyen o sesi kırbaçlıyor gururum, beynim zonkluyor yakarış ve kırbaç seslerinden.
bir kere haklı çıkmaya görsün; artık tüm bedenim gururuma amade!!

işte bu yüzden;
artık seni arayamam, kalbim istese de beynim izin vermez işte!
anlamanı beklemiyorum da! sen anlayamazsın çünkü!
bilemezsin içimde verilen savaşı aşk ve gurur arasındaki. bilmeden de anlayamassın, sanırsın ki esirgedim senden sevgimi ve hakedemedim senin bana verdiğin değeri, suçlarsın sonuçta!
içinde sevgi olmayan ona karşıt duygular beslersin bana benden uzak olduğun her dakikada...
sesimi duyamadığın her gecede bir kat daha katlanır sevgi karşıtı duyguların, adım adım nefrete yaklaşır!
ama işte tüm bunların yanında öyle bir şey birikirki sende, en içinde, derbeder ederseni!
hasret!!!
özlersin beni, ama sanırsın ki tek taraflı, inat edersin aramazsın sende ve her ulaşamadığın ya da dedimya sesimi duyamadığın anda katlanır nefretin...
sonunda sevmessin artık, unutmazsında!
Ah* olarak kalırım sende, her yeni gelenle veya gelmeye aday olanla kıyaslayıp yenmeye çalıştığın bir ah* olarak...
üzgünüm! seni sevemeyecek ya da seni sevmediğimi düşündürecek kadar gururuma esirim artık ben! bitirmek benim yapabilceklerimden çoktan çıkmış gitmiş; yaparsan sadece sen yaparsın bundan sonra.
kıyamıyorum çünkü ben sana, arayamasamda gururuma yenik düşsemde kıyamıyorum atamıyorum kafamdan;
sadece kaçabiliyorum! deniyorum koşarken hissetmem sanıyorum ama mola verdiğimde nefes nefese kalmak daha ızdıraplı oluyor!
işte bu acizliğimden dolayı senden isteğim bitir artık, beni de kendini de kurtar lütfen, nefret ettir kendinden bir şekilde ve gururumun sesi çıksin, ama serzenişlerim kesilsin bedenimde seni isteyen...
ben delirmeden yap artık, kır şu kalemi ve bitir bizi, beni ve kurbanı olduğum bu esareti...
lütfen...

çünkü dedim ya ben yapamam;
bir kere haklı çıkmaya görsün; artık tüm bedenim gururuma amade!!

sordum ki?

:S
ellerimin uçları hafiften üşümüş sanki...olsun zararı yok yine de yazmak istiyorum(:
"sadece o istediğinde ulaşabilceğiniz kadar uzaktaysa bağlı kalabilir misiniz birbirinize?? "
tüm gece bu soruya cevap arıyorum!!
olmaz, olmaz, olmaz diyorsunuz ama insanın içinde bir yerlerde neden olmasın sesi yükseldikçe szinkiler kuru gürültü oluveriyor sanırım!

oops! gene mi:(

yine hayalkırıklığı!!

kim demiş yalnızlık kötü diye??
bu devirde yalnız olacaksın arkadaşım:)
sakın neden mi demeyin! ole işte derim çünkü:)
bir kere yalnızken kimse sana karışmaz kimseyi düşünmen gerekmez..'şuraya mı buraya mı gidelim?' demezsin, hangi filme gideceğine sadece senin sinir sistemin karar verir:)(zaten karara karışcak başka bedenden nöron yoktur:D)
sonra ne yiyeceğin hangi hızda yiyeceğin bile sana kalmıştır..
kısaca başkasını düşünmen gerekmez yalnızken..
hayatın tamamen bencillik dolu bir fanusa benzer, tıka basa kendini düşünmeyle dolarsın. empati kurmassın -ki dikkat et kuramazsın değil bilerek ve isteyerek kurmazsın- sadece kendi kendine sempati kurabilirsin..
hepsi bir yana en önemlisi; kazık yemezsin kimseden!!!
(ee insan kendi kendine kazık atamaz demi). sırtını kimseye dayamadığın için o guvendiğin dağlar olmadığından kar falan yağamaz, yağsa da senin üşütmez!!..
niye mi yazdım bu saçmalığı..her zamanki gibi kazık yedim ve gene aynı sonuca vardım!! kimse için kendinden ödün vermeyeceksin,
için yalnızlık simgesi beyaz çikolata gibi dışınsa birlık beraberlik temsili sütlü çikolata görünümünde olacak:)
olacak ki kazık atamasın kimse sana..

bebek ticareti

ÇOCUKLAR;
bir yavru köpek, bir kaplumbağa, kafeste bir kuş aldıkları pet* shoplardan sevinç içinde uçarak evlerine dönerler..

ben bilirim -ki yaşamıştır çoğu insanda- o gece asla uyunmaz..uykusuz gözlerle yataklarından kalkıp kalkıp kafesin önüne gittiklerini, onlarla konuşmayı denediklerini, göklere uçtuklarını anlatır anneleri...
evde bayram vardır işin doğrusu...
bir sevgi şöleni başlamıştır çocukların taptaze yüreklerinde!

....bir hafta- bir ay her neyse belli zaman diliminin ardından çocuklar annelerinin babalarının ellerinden tutmuş ağlaya ağlaya* gelirler pet*shoplara:(
küçük dostları ölmüştür!
durup dururken eve bir matem çöker...günlerce..evlerin neşelerinin yüreklerine çökmüştür çünkü bu matem!
böylece ebeveynler üstüne para vererek çocuklarına en büyük acıyı yaşatmış olurlar. o minicik yüreklerine derin bir anı kazınmıştır artık!!!
bebek ticareti*dir bunun adı bana göre...
insan ya da başka bir canlı..her iki ucunda da bebeklerin etkilendiği vicdansızca bir ticarettir bu!!
yurtdışından gemi ambarlarında, tırlardaki kutuların dibinde, çoğu yolda ölen bebek köpeklere, maymunlara, papağanlara hala hayattakalabilmişse bir pet*shopun vitrininde rastlarsınız...
bir esir pazarındaki çocuklar gibi, onları kurtarmanız için patilerini cama vurarak veya kafeslerin tellerini turmalayarak kendilerince adeta yalvarırlar size...
çocuklar ağlayıp isterler onları...
oysa çoğu hasta ve yuvalarından annelerinden ayrılmanın derin acısı içerisindedir ve bir sabah kıyamet kopar evinizde!!
biri uçup gitmiş, birisi yüreğinden yaralı..
iki bebeğin kısa ama asla unutulmayacak hüzünlü öyküsüdür bu!!
sürüp gider...

aşktan dili yanan sevgiyi...


aşk, körlüğü simgeleyen bir ahenk dalgası, kısacası görmezlikten kaynaklanan bir bağdır. oysa sevgi, bilinçaltına inat üste kalmış bağ; apaçık, duru bir farkındalığın meyvesidir(tanımadan görmezden gelerek sevemezsiniz çünkü). aşk genellikle içgüdüden su içer, içgüdüden uzak kalmış başka toprakların meyveleri aşk için değersizdir. oysa sevgi ruhun içinden doğar, bir ruhun elini uzatıp değebileceği tüm yerler onun memleketidir kısacası.
aşk, suretlerden iner ya kalplere işte o sebepten kalplerin çoğunda birdir şekli şemali! Oysa sevgi suretden değil ruhtan alır albenisini önce, ruhlarda suretlerin, içgüdülerin tersine kendilerine özgü ayrı ayrı renk, tırmanış, boyut, tat ve kokular taşıdığından; ruhların sayısınca sevgiler olduğu söylenebilir.
aşk, kimlikle ilişkisiz değildir. dönemlerin ve yılların ilerleyişinden etkilenir. oysa sevgi; yaş, zaman ve kişiliğin ötesinde yaşar. onun yüksek yuvasına günün, çağın eli yetişmez.
aşk, her renkte, her düzeyde, somut güzellikle bağlantılıdır. schopenhauer'ın deyişiyle: "sevgilinizin yaşına bir yirmi yıl daha ekleyin de onun duygularınızda bıraktığı doğrudan etkileri gözlemleyin." oysa sevgi, ruhun içine öyle bir dalgınlıkla dalar; ruhun güzelliklerine öyle tutulup kendinden geçer; somut güzellikleri bambaşka bir biçimde görür.
aşk; sever aksiyonu. oysa sevgi durgun, dayanıklı, ağırbaşlı, saflıkla dolup taşar bir durumdadır.
aşk, tek yönlü bir coşkudur. sevgilinin kim olduğunu düşünmez. Bencildir, “öznel bir özcoşu* dur”. işte bu yüzden hep yanlışlık yapar. seçimler hızla sürçer. ya da hep tek yönlü kalır. yine de yer yer benzeşmeyen iki yabancının arasında bir aşk kıvılcımlanır, olay karanlıklar içinde geçip birbirlerini görmedikleri için, ancak bu yıldırımın düşüşünden sonra felaketin ışığında birbirlerini görebilirler. oysa sevgi aydınlıkta kök salar. ışığın enerjisinde yeşerir; büyür. işte bu yüzen hep tanımanın verdiği ahenkle ortaya çıkar. gerçekte başlangıçta, iki ruh birbirinin yüzünde tanıma çizgilerini okur. "biz" oluşları ise "tanışım*"dan sonra olur! Biz olmuş bu iki ruh; daha sonraları; birbirlerinin söz, davranış ve konuşma biçiminden yakınlığın tadını, yakınlığın kokusunu, yakınlığın sıcaklığını duyumsarlar. işte bu konaktan sonra birden, iki yoldaş kendiliklerinden sevginin uçsuz bucaksız çölüne ulaştıklarını, sevginin karartısız açık göğünün başlarının üzerinde sere serpe serilmiş olduğunu, "inanış"ın aydın, saf içtenlikli ufuklarının kendilerine açıldığını görürler! Artık biz*dirler. hep başka göklerin, başka ülkelerin yepyeni tatlı esintileri, başka bahçelerin güzel, gizemli çiçek kokuları birlikteliğinde oyuncu, tatlı, şen bir sevgi ve albeniyle donanmış bir biz*dirler.
aşk, megalomanlıktır, çılgınlıktır. çılgınlık ise "anlayış*" ile "düşünüş*"ün bozulmuş ve yıpranmış olmuş versiyonundan başka bir şey değildir. oysa sevgi ruhta tırmanışın doruğunda, beynin ötesini aşar, anlamayı ve düşünmeyi de yerden çekip, doğuşun yüksek doruğuna götürür. Onunkisi bambaşka bir deliliktir, çıldıramamış aklı başında bir delilik!
aşk, maymun iştahlı olmasına rağmen sevgilide canının çektiği güzellikleri yaratan bir psikopatlıktır. Oysa sevgi, canının çektiği güzellikleri sevgilide görür, bulur.
aşk, büyük güçlü bir kandırmacadır. oysa sevgi; sonsuz, salt, içten bir doğruluktur.
aşk, uçsuz bucaksız okyanusta boğulmaktır. oysa sevgi, okyanusun sonsuzluğunda yüzebilmektir.
aşk, görme duyumunu alır, oysa sevgi, bu duyumu öğretir, verir.
aşk, hasta bir öküzdür; kabadır, şiddetlidir ama bir o kadar da dayanıksız, güvensizdir. oysa sevgi, sempatik, yumuşak, dayanıklı, güven içindedir.
aşk hep kuşkuyla bulunur. oysa sevgi, baştan başa kesin inançlıdır. kuşkuya yer vermez. Ne demiş eskilerden bilen birileri; “aşktan içtikçe kanarız, sevgiden içtikçe susarız.”
aşk, onun baskısı altında kalabilmek için sevgiliyi belirsiz, kimliksiz olarak ister. aşk, kişinin bencilliği ile alım-satımsal ruhun bir çekiciliğidir. kendisi kendi kötülüğünün bilincinde olduğu için de, onu bir başkasında görünce ondan nefret eder, ona kin besler. oysa sevgi, sevileni sevgili, değerli olarak ister.bütün gönüllerin de kendisinin sevdiği için beslediğini , beslemelerini diler. sevgi, kişinin tanrısal ruhu ve aurasal doğasının bir çekiciliğidir. kendisi kendi doğaötesi kutsallığını görebildiği için onu bir başkasında görünce onu da sever. kendisine tanış, yakın bulur.
aşkta, rakip sevilmez. oysa sevgide, "köyünün tutkunlarını kendi özleri gibi severler." kıskançlık aşkın özelliğidir. aşk, sevgiliyi kendi lokması olarak görür. bir başkası onun elinden kapmasın diye hep acılar içinde kıvranır durur. kapması durumunda ise ikisine de düşmanlık beslemeye başlar. sevgiliden nefret edilir.sevgi ise inançtır. inanç ise salt bir ruhtur. sınırsız bir sonsuzluktur, bu gezegenin türlerinden değildir.
aşk, bedenin görevlisidir. oysa sevgi, ruhun elçisidir.
aşk, kişinin yaşama dalıp güncel yaşamla oyalanmasına yönelik büyük, aşırı bir bilinçsizlendirmedir. oysa sevgi, yabancılıktan dolayı yabansıllıktan doğma, kişinin bu pis, gereksiz yabancı pazar içerisindeki, korkunç özbilincidir.
aşk, tat aramaktır. oysa sevgi, sığınak aramaktır.
aşk, aç bir düşkünün yemek yiyişidir. oysa sevgi, "yabancı bir ülkede dildaş bulmak"tır.
aşkın yer değiştirdiği olur. soğuduğu olur. yaktığı olur. oysa sevgi; yerinden, sevdiğinin yanından kalkmaz. soğumaz, kızgın değildir, yakmaz.
aşk, kendinden yanadır, kendisi için ister. kıskançtır. sevgiliye tapar, onu kendi için över. oysa sevgi, sevilenden yanadır, sevgili için ister. kendini sevdiği kişi için ister. onu onun için o olduğu için sever…


bu listede böyle uzar gider, ikisiylede tanışmalı ama bence insan..aşkı görmeden sevginin değeri bilinemez çünkü bana göre…
herkes sevgi yerine adrenalin vericek olan aşkı ister, tat arar hayatta; asıl tadı sevginin verdiğini görmezden gelerek…ne desek boştur bu konuda..o sebeplen ataları dinleyelim derim ben herkes önce bir aşkı görsün derim..ee ne demişler; bir musibet bin nashatten yeğdir!! (: