23 Ağustos 2011 Salı

eylül!


gökten üç arıza düştü; bir manik, biri depreşik, bir, de şizoların çakması..üçü de evlerden de bu yazının yorduğu gözlerden de ırak olsun. edip cansever’in “eylül’ün sesiyle” şiirini de bu vesileyle unutmayalım arkadaşlar. ne demişti edip bey o tek dizesiyle bile; “bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar!”.. daha ne desin? yeri gelmişken demek çok sıradan ben yeri gelmemişken bir de cemal süreya’dan bir ikilik yazayım size; “daha nen olayım isterdin?/ onursuzunum senin!” şair de, şiir de, aşk da, hak’katen daha ne desin? kısacası, ezcümle demeyi de severim sevmesine de lütfen dünyanın en sıkıcı yazısı olan bu yazıyı okumayın baylar bayanlar!
eylül! o yalnız ay.
evet evet eylül galiba tek başına bir mevsim. yani ailenin tek çocuğu. o tek olan çocukların hepsinin şımarması da gerekmiyor tabi, bazısı gereğinden fazla kederli ve dalgın da olabiliyor, bazısı da alçakgönüllü, şakacı, gönlü gani. eylül de ne ağustosla akraba o yüzden, aralarında halef-selef ilişkisi bile yok gibi, ne de ekimin önceden gönderdiği bir keşif kolu gibi.
neyse diyeceğim o ki depresyona bu yalnız ayı bağlamamak lazım. depresyon daha gerilerde, daha derinlerde bir yerlerde, bir değil birkaç ayda, kökleri o kadar uzaklarda yani. bize küser, korkusundan mı yooo, eylül kimseye küsmez kendine bile. eylül küsmeme ayıdır, eylülün ekime bir teraziyle uzanması da bundandır.
cemal süreya’nın eylül’le ilgili mutlaka bir şiiri olmalı. çünkü derin acısını unutmak, derin yasını dindirmek için çocukluk denen başkentten kovulup uzun bir cumhuriyet uykusuna yatan, ahmet oktay onun için mi demişti bilmiyorum “acısını sızdırmayan sarnıç” olan cemal süreya için eylül bence en uygun mevsimdir. yazımı bitirdikten sonra kesinlikle sevda sözleri‘ne bir bakacağım var mı yok mu diye eylül adlı bir şiiri.
neyse efenim. sonuçta eylül’ü suçlamayalım. eylül’ün bu depresyon işlerinde şu kadarcık suçu yoktur! eylül’ün yoktur da benim var mı? bende şu depresyon işinden nasıl çıkacağımı kara kara düşüneceğime güzel güzel yazmak istedim. her zaman sora sora değil bazen de yaza yaza çıkılmaz mı işin içinden? şiir niye yazılır sanıyorsunuz, şair denen kişi işler sarpa sardığı zaman imgelerle, çağrışımlarla, metaforlarla, alegoriler, bezemeler, benzetmeler, kafiyelerle dolu bir yığın dizeyi alt alta getirerek, kendisinde başka bir kişi varmış, şair iki kişiymiş gibi yaparak suçu ikincinin üstüne atmak, işleri onun nasıl karıştırdığını, sorunları onun çıkardığını söylemek için şiir yoluna başvuran kişi değil midir, değilse nedir? eylül de bu açıdan bir şair uydurmasından başka bir şey değildir.
uff bilmiyorum galiba işin içinden bu gidişle çıkamayacağız ve depresyon deryasına tepetaklak dalacağız..ne diyeyim hayırlısı..

iki şey.


yatağımdayım. sol tarafımda büyük bir ağirlik var. hissizleştirecek kadar büyük. odaya sürekli birileri girip çıkıyor da gözlerimi açıp “kim ki?” cinsinden bakmaya mecalim yok. ya da belki de kimse girmiyor, yalnızlığım sürekli kapıyı açıp kapayan. hoş sen olsan, tanırdım zaten. gelişinden, kapıyı açtığında duraklamandan, eğildiğinde burnuma gelen o eşsiz kokundan…
biliyorsun son zamanlarda biraz hastaydım. ama biraz. her sabah burnumun kanaması normaldi zaten, ama son zamanlarda kanamayı durduramaz oluşumuz seninde dikkatini çekmişti. vücudumda garip garip yerlerde kırmızı mor lekeler oluşmaya başlamıştı. ne garip yerleri, neredeyse tüm metrekaremde vardılar aslında. ben aynaya her baktığımda nefret ediyordum onlardan, her gördüğümde ağlıyordum. bir keresinde; duştan çıkmıştım ve yine haykırmıştım banyodaki minik aynamıza ve sen her zamanki gibi gelip tek tek öpmüştün hepsini. işte bir tek o öpüşlerinde o lekelere “iyi ki varsınız” gözüyle bakıyordum. “iyi ki o kadar çoksunuz” diyordum içimden. her hafta hastaneye gitmek zorunda olmak çok can sıkıcıydı malum rutin kontrol testleri, hastalığın seyri falan filan; ama sen her seferinde bir muziplik yapıp o çekilmez yolu paha biçilemez hale getiriyordun. en çok da şeyi seviyordum biliyor musun? bir kaç ay sonra zaten ölecek olmamı ikimizinde bimesine rağmen inatla emniyet kemerini bağlatman! ve her seferinde “bağlamazsak ölürüz” temalı muzip bakışını atman. evet çok sevimliydi ve sende bunun farkındaydın. tüm bu şeylerin bana iyi geldiğinin.
en son iki ay önce “buna katlanmana gerek yok, git artık, bırak beni” konulu konuşmamı yapmıştım sana. zira hastalığımın son zamanlarında bir süredir düzenli olarak yapıyordum bu konuşmayı. ama sen kızmıştın işte en sonunda, ve bir daha bu konuşmayı yaparsam gerçekten gideceğine dair bir şeyler söylemiştin. aslında gitmen için bir daha konuşmalıydım ama şöyle demiştin: “…bir daha bu konuşmayı yapmak durumunda kalırsak gerçekten giderim. ve bil ki; gitmek istediğim için değil senin gitmemi istediğin için! ve şimdiden söyleyeyim ben çok iyi giderim ve dönmeyi de hiç beceremem.” ve ben sırf böyle dediğin için konuşamamıştım bir daha. evet gitmeni ve bir daha dönmemeni göze alamadım. kendi isteğinle gitmeni göze alabilirdim oysaki, gitti bıraktı beni der ölümle olacak basit kucaklaşmayı bekleyebilirdim, ama benim yüzümden gitmeni…yapamadım.
bir sabah kusmalarım başlamıştı. aldığım ilaçların yapması gereken en önemli yan etkiydi, bekleniyordu yani tarafımızca. ama bekliyor olmamız iğrenç oluşunu örseleyemiyordu. gitgide yıpranıyordun tüm bu yaşattıklarımdan. o kadar zor gelmeye başlamıştı ki sana bu süreç ortalığı temizlemek hiçbir şeydi benim yaşattıklarımın yanında. en acısı da artık ben “git!” demeye korkuyordum, çünkü her zamankinden güçsüzdüm ve sana çok ihtiyacım vardı. sonunda olan olmuştu. o gün benim agoniye girdiğim gündü. ölümden önceki ölüm haline.
o dönem işinde sorunların vardı zaten ve o gün çok daha stresli gelmiştin eve. tüm sinirine rağmen ilaçlarımı ellerinden alıp içtikten sonra, seni dinlemek için dizine yatmıştım. tam tersi olması gerekiyordu biliyordum ama hastaydım ve dizlerinin üzerinden yüzüne bakmak çok keyifliydi, sen saçlarımı okşayınca ruhumu okşuyordun çünkü. kısacası yine dizlerindeydim ve çenenin üzerinden görünen sivri bir o kadar da düzgün burnun ile kusursuz kirpiklerini izleyerek seni dinliyordum. gözlerini göremiyordum burdan, ama ateş fışkırıyordu hissediyordum. başkalarının üzerine düşen görevleri yapmamasını anlayamıyordun ve o başkaları gene üzerine düşenleri yapmamışlardı. tüm planların bozulmuş, acil bir şekilde işe baştan başlaman ve zamanında yetiştirmen gerekiyordu. söylemiyordun ama cümlelerinin arasında yuttuğun gizli cümleleri duyuyordum. “seninle ilgilenmek de cabası!”, “çok yoruldum hepsiyle başa çıkamıyorum artık bir yandan işler bir yandan sen.” diyemiyordun ama dedim ya ben duyuyordum. seni bu kadar yıpratmalarına  en çok da seni bu kadar yıpratmama üzüldüğümü belirtmek isterken o iğrenç bulantı hiç olmaması gereken zamanda ve yerde mideme saplandı ve kendimi tutamadım. olan olmuştu. ve sen ilk defa bana o şekilde bakmıştın, benden iğrenmiştin. ağzından ilk defa o zehirli kelime çıkmıştı bıkkınlığının elçisi olarak.
“yeter!”
o olaydan sonra tabiki gittin ve bir daha seni göremedim. hiç gelmedin, aramadım da hakkım yoktu. çok zamandır çok istediğimi sandığım o şey olmuştu. gidişin. dedim ya çok istediğimi sandığım. zannettiklerimiz yaşandığı anda en çok aci veren şeylermiş. pişmanlıkla arasında ince bir çizgi varmış ve ben bunu en zayıf zamanımda en hasta halimle öğrenmiştim. sonuçta zordu ama olması gerekendi ve ben aramıyordum. sol tarafım gitgide ağırlaşıyordu. hastalığımın etkisiyle kardiyomegali yani kalp büyümesi gelişiyordu ama benim sol tarafımı ağırlaştıran o değildi. sendin. içimdeki senin dışardaki senle kavuşamamasıydı.
dedim ya yatağımdayım ve sol tarafım çok ağır. yalnızlığım ve ben iki şeyi çok özlüyoruz. biri sen, biride ikinci kez ölmek…

gelebilirsen..


“bir şey istesem yapar mısın?” diyemediğim bir zaman dilimindeyim. karşındaki insanın elinden bir şey gelmediğini bilmek rahatlatır sanmıştım oysaki. rahatlatmıyormuş. suçlayacak kimse kalmıyormuş. sorun onda da sende de olmuyormuş çünkü.
evet. elinden bir şey gelmiyor. ama bir gün belki olur da gelir diye başka bir şey demeyi seçiyorum sana. “olurda bir gün yapabilirsen yapar mısın?”
http://fizy.com/#s/1jwk2h

5 Haziran 2011 Pazar

senle...

senle şöyle oturup konuşmak vardı
türk kahvesi orta şekerli
sigara bir kaç nefes...
basit bir konu
mutluluk mu?
basit mi ki o bilemedim. 
ayrılık mı?
ağır gelmez mi?
her neyse 
konuşmak vardı işte
ama öyle havadan sudan konuşur gibi değil.
konuşur gibi konuşmak.
evet evet
senle şöyle oturup konuşmak vardı.
birkaç yudum şarap eşliğinde.
klasik olmak vardı
bacak bacak üstüne atmak 
içten içe dilimizin ucuna gelenleri...
dilimizin ucunda bırakmak
sonra yutkunmak
"söz sende" bakışı atmak..
mahçup kırık
konuşmak vardı.
konuşamadıklarımızı konuşmak...


hep yapamadığımız gibi
özlem duyamıcak kadar yabancı olduğumuz gibi
anla işte sadece konuşmak vardı senle
konuşmak...

20 Mayıs 2011 Cuma

öylesine...

http://fizy.com/#s/1ahusf
hiç birini çok sevdiniz mi?
ya da her hareketine anlamlar yüklediniz mi? biriyleyken dakikaları saniyelere, saniyelere saliselere, saliseleri anlara, anlarıda binlerce küçük ana parçaladınız mı? hatta sonrada parçalamanıza rağmen o kadar çoklarken o anlar; hemen bitmelerine lanet ettiniz mi?
...
özlediniz mi hiç? kendi kendinize "özleme artık sonu yok özlemenin!" dediniz mi? özlediğinizde kendinize "niye özlüyorum lan?" sorusunu sormaktan çekindiniz mi? olur olmaz şarkılara anlamlar yüklediniz mi? sıradaki şarkı sana bana ona gelsin oyunu oynadınız mı o yokken yanınızda, ve hep size denk gelen şarkılardan mesajlar aldınız mı payınıza?
...
benden hepsine kocaman evetler çıkıyor şu günlerde. düşünüyorum sürekli. çok. uzun. sessiz.
birini gözünüzde en kocaman yere yerleştirmek kolay da, elinizin içinden akıp giden kum tanesi misali olanları kontrol edememek zor. yakın olmak zor. yakınken sadece bakmak çok zor. her küçük dokunuşta ellerini kaynıyor gibi sanmak, o kaynarken donmak...uff allahım!
hepsi başım üstüne dicem de ya diğerleri! onları nereye sığdırcam bu ufacık yüreğimde. insanları napcam? benim sevdiğim her şeyi elimden almaya çalışan diğer insanları. 
evet hiç sevmedim paylaşmayı. şımarık mı dersiniz ona da tamam. kıskanç mı? o da benim. sessizliği sevmediğim kadar sevemedim paylaşmayı. benim olsun istedim. ama her seyı istemedim ki. zor severim diye zorla içlerinden bir tane seçip bu benim olsun dedim hep. ama hiç olmadı. başkaları vardı hep. diyemedim de bu benim diye. o benim olmak istiyor muydu bakalım? bilemedim de.
anlayacağınız g*t gibi kaldım hep ortada. bekledim, oluruna bıraktım, zaman dedim. ama o zaman hiç iyi gelmedi bana. gene gelmicek biliyorum...
napalım gelsin hayat yine bildiği gibi.
p.s. çok severim bu şarkıyı. annem de çok severdi. 

9 Mayıs 2011 Pazartesi

nazende...

bazen çok istediğiniz şeyler olmaz.bilmiyorum. bazen asla beklemediğiniz şeyler başınıza gelir. işinizden vazgeçmek, okulu bırakıp tekrardan sınava hazırlanmak gibi. bilmiyorum; binlerce insanla tanışıyorsunuz ve hiçbiri size gerçekten dokunmuyor. sonra tek bir kişiyle tanışıyorsunuz. hayatınız değişiyor. sonsuza dek...
http://fizy.com/#s/1gr1pk

http://bitkiselyalniz.tumblr.com

artık tumblr'dan da yola devam etmeye karar verdim. bilesiniz.

comin' back!

eve geri dönmekten farksız tekradan buraya bir şeyler yazabilmek.
özledim! blogger'ın b'sinden tutda temama kadar.
haa bu arada dönüşüm muhteşem oldu bilesiniz.

26 Şubat 2011 Cumartesi

kibirli depresif = sadece ben.

depresifim ben!
bir o kadar da kibirli ve mağdur.
ağır ağır yukarı çevirip de kafamı, gökyüzünü zar zor gördüğümde, içimden geçenleri tahmin bile edemezsiniz. evet kesinlikle edemezsiniz. 
ben söylim, ilk olarak bu hareketin beni ne kadar yorduğu geliyor aklıma. ne gerek vardı diyorum. dışarıda nasıl bir hayat olabileceğini merak edip etmediğimi, bilmek isteyip istemediğimi sorguluyorum....böylece geçiyor depresyonumun ince kibri damarlarımdan içeri...yavaş yavaş sızıyor.
...
biliyorum. depresyondayım.
nereden mi biliyorum?
depresyon azap içinde kıvrananın yaşadığı, dünyaya baktığı noktadır. 
ezelden beri herkes üstünlüğümü kıskanır, benden korkar. ben gene de çevremdekilere zeytin dalı uzatıyor, küçüklerimi hep koruyordum.
ama işte "dost" bildiklerimden vazgeçtim, kendi iç organlarım bile beni bölmek paramparça etmek istiyor. herhangi bir canlının içinin barışık ve huzurlu olamaması, bazı organların asi davranması, organlar arasında iktidar mücadelesi olması kadar acı bir şey olabilir mi? vücut değil seçim meydanı dersin mübarek diyim siz anlayın! bu durumda bırak yabancıları, seni içten kuşatmak isteyenlere karşı nasıl vereceksin mücadeleni? nasıl ha nasıl?
sürekli eleştiriliyorum...kimisi asaletimin varlığını,nefes kesici muhabbetimi, içten gülümsememi, çok sevimli olmamı, türlü türlü yeteneklerim olduğunu, rengarenk kişiliğimi, ortamına uyum sağlayabilen davranışlarımı...bana ait olan her şeyi,sürekli!
oysa ben "çok"luluğu sevmiyorum, çok korkutuyor beni..çok sevimli gibi çok -herhangi bir sıfat- olmak...
...
kulaklarımı tutabildiğim kadar tıkalı tutacağım! evet evet öyle yapacağım. artık çok kesin biliyorum; bana zaten benden başka dost yok. yapayalnızım. 
peki, kendimi aynı anda, nasıl oluyorda hem bu kadar üstün, hem de bu kadar aşağı görebiliyorum??
cevabı verebilcek olan??
p.s. yazı 2010 yılının şubat ayının 28inde yazılmıştır^^

23 Şubat 2011 Çarşamba

alınmama alındım!

bir yerlerde gezinirken mutluydum 
soğuk havanın yüzüme çarpışı bile gülümsetiyordu yanaklarımı iki kenardan çekiştirerek... 
farkettim ki iki elimde bir şeylerle dolu o an..
birinde bir sevdiğim diğerinde başka bir sevdiğim!
o mutluluk varya beni hafifletti, rahatlattı, bir mutluluk insana neler hissetirebilir ki sorusunun tüm cevaplarını büyük harfle yazdı elime; 
derken söylediğim şeylerin hızına iyice kaptırdım kendimi..
o kadar söyledim ki nerelerden nerelere geldim durumuna döndü olay.
öyle bir an geldi ki sorduğum soruya aldığım cevap yutkunmamı bile zorlaştırdı!
yumru yaptı adeta gerçeği boğazımda. o gerçek ki hep görmezden geldiğim...
alındım ben:/ alındım işte!
çok hemde, o*na, o cevab*a, en çok da kendi alınganlığım*a.
ona alınmama alındım!
çok zoruma gitti çoook:(

19 Şubat 2011 Cumartesi

circle of lovableness(cuteness) !

bugün sizlere sevimli mi sevimli sevimlilik siklusumuzdan bahsedeceğiim(:
kiminle ne kafada çizdiğim detayına takılmayın(:
basit ama anlamlı bir siklus!!
az ama öz bir siklus yeaaa:)
belki de anlamadınız dicektim, ama kesin anlamadınız. ama bilin ki içindeki her simge her çizilmiş çizgi, sevgi saygı tatlı şirin ve benzeri her türlü sevimli kelimeyi anlam olarak yüklemiş sırtına. ee adı üstünde sevimlilik siklusu...gerçekten bak!

16 Şubat 2011 Çarşamba

kimse yok mu?

kimseye anlatamıyorum. boğazıma kadar gömüldüm, kimse bilmiyor, bil! diyorum anlamıyor...
olmuyor işte. dünya ile benim "sevgi" anlayışım farklı. iki ayrı kutup gibi belki de. ben gündüzü severken insanlar gececi takılmakta ısrarlı.
yoruldum.
hani olurya deniz kenarında iskeleye çıkarsınız,
en ucuna kadar yavaş yavaş yürürsünüz
tahtaların gıcırtısını yüreğinizle duya duya...
sonra çökersiniz ayaklarınızı uzatırsınız aşağıya
önce parmaklarınız sonra topuklar hisseder soğuk suyu
rahatlarsınız..
hafif bir titreme gelir
ama mutlusunuzdur!
işte buna ihtiyacım var.
birinin elimden tutup o iskeleye götürmesine...

14 Şubat 2011 Pazartesi

kahvenin hatrı, olmayan sen!

kahve falı baktırdım..
bilirsin hep yaparım, severim dinlemeyi geleceğe kadere dair..
bu sefer sen yoktun!
iki yılın ardından ilk defa esmer çocuk yoktu falımda.
sen sanırdım ya hani onu yoktu işte
yoktun.
farkedememişim hayatımdan çıkarken;
kaderimden de silinip gittiğini..
gelecek, gidecek, haber getircek cümlelerinin sensiz tamamlanacağını düşünmemişim.
sarışın çocuk kumral çocuk çıksın diye ummamışım ya da...
her neyse;
artık kahve falımda bile yoksun!!
o derece çok yoksun artık!

9 Şubat 2011 Çarşamba

göreceksin kendini!

evet bir şeyler olsun istiyorum...
ama bu zamana kadar olduğu gibi ölesine olsun istemiyorum!
olması gerektiği için olsun istiyorum..
"hayırlısı" denilen şey ne ise o olsun ama olsun artık istiyorum.
görüyorum etrafta, daha çok istiyorum, özeniyorum..
istedikçe uzaklığı canımı yaksa da istiyorum.
olsun artık, bir şeyler olsun!!
bu da günümün şarkısı oldu;
yazıyı bitimiştim yayınlamıştımda bir kac dakikalığına 
ama turtam bana başka bir şarkı anımsattı!
onu da severiz diye paylaşmak istedim:) 
turtamın favorisi bu bilin istedim;

6 Şubat 2011 Pazar

oyun zamanı!

onun derdi benimle oynadığı oyunlarda saklı!
benim onunla oynadığım oyunlarda...
küçüklükten beri taşıdığım o yara izi;
sızım sızım sızlıyor her hırslandığımda 
her istediğimde...
hani şu kaşımda olan babamın eseri olan iz!
tekrardan deniyorum...
artık en sevdiğim renk fuşya değil.
yavruağzı!
olabildiğince başına buyruk. olabildiğince aksi...

zaman ellerimden aksın diye beklerken yaralarıma bakıp anlıyorum.
geçtiğini, geçmişte kaldığını,
şu anda şimdi* olduğunu, 
yarının da gelecek olduğunu...


5 Şubat 2011 Cumartesi

işte öyle!

beni baştan başlatıyor!
evet evet aynen öyle...
konuşuyoruz...sonra konuşmuyoruz...belki günlerce belki de ay!
sonra konuşmaya başladığımızda tekrardan başa sarıyoruz.
her seferinde yeni bir baş*a dönüyoruz. taze bir baş*a, güne daha uygun bir baş*a..
yeni, ama aynı içten başlangıçlara.
sonunu bile bile tekrardan yaşıyoruz kurduğumuz, kurmak üzere olduğumuz ve kuracağımız cümleleri.
zaten onunla iken yüklemin tümlecin önemi yok. sadece özne önemli!
o mu ben mi başkası mı bahsedilen..
tek önemli olan kişiler!
gerisinin hiç bir önemi yok..
ne hakkında bahsedildiğinin, nerde ne zaman olduğunun...
ne onun ne benim umrumda bunlar o an!
... 
bir süre sonra "ne konuşuyoruz ki biz?" şeklinde bakıyoruz birbirimize.
o an gözleri büyüyor, içindeki beyaz daha beyaz oluyor kahve ise daha parlak.
bazense gülümsüyor, her zamankinden farklı seslerle...
işte o an anlıyorum ki yine yeni yeniden başa sarıyoruz!
"işte öyle" deyip yeniden başlıyoruz...


niye bilmiyorum ama sadece bunlar olduğu için seviyorum onunla zaman geçirmeyi!
azı karar çoğu zarar olduğunu bilmek belki de beni çeken! 
belki de yarım kalan yerleri olması...
bilmiyorum!
dedik ya biz bugün; öyle işte!
bu arada onun adı; obelisk*
...
http://www.ufizy.com/#oFc5ZQK2No8/r/!/


^^

30 Ocak 2011 Pazar

ne me quitte pas!!


bilin ki;

umur, 
sadece sahip olunan kişi tarafından izin verildiğinde,
girebilceğiniz bir yerdir! 
hatta öyle zamanlar gelir ki;
kovulduğunuzda farkında bile olmayabilirsiniz de...



haa bir de;
özdemir asaf'ın dediği gibi,
incecik sevdirme diye bir şey varmış!
en çok acıtan da ölesiymiş.
sebep??
neyin incesi varsa o daha kolay işliyor derine,
daha derine..
çıkması da çıktıktan sonra izin geçmesi de
daha zor oluyor!

29 Ocak 2011 Cumartesi

bir tek annem olsun!

zehirlendim!
evet bunu artistik bir cümle olsun diye söylemiyorum! içtiğim bir sudan kontamine bir bakteriyle amipsiz dizanteri oldum! su içtiğim için zehirlendim.
olabilcek en iğrenç gastrointestinal belirtileri gösterdim tahmin edeceğiniz üzere. en son ateşim de çıkınca ailem hastaneye gitme konusunda karar kıldı. gittim, serumdu antibiyotikti...
evime 2 günümü hastanede geçirip girebildim anlayacağınız.
tıp okumama rağmen hastane kokusu hasta olarak girdiğimde hep farklı gelmiştir burnuma! biz buna psikolojik diyoruz sanırım, ki pek umrumda da değil. geçti bitti!
hasta olduğunuzda hemşireydi doktordu annenizdi, farklı birilerini arıyorsunuz sizinle ilgilenecek. telefonuma 304213428431232970 kez bakmışımdır heralde birisi aradımı diye. işin sonunda kimse de aramadı. o hasta halimle bir de buna alındım kendimce. ölsem kimsenin haberi olmayacak diye düşündüm. olmadı da (en azından zehirlenmemden.)
bir de anladım ki bir anneniz var işte. bir tek o hep yanınızda, bir tek o sürekli arayıp soruyor, bir tek o ölseniz de öldürseniz de duyar. anneniz...annem! 
belki de değerini yeterince bilmiyorumdur. o yerlere göklere sığdıramadığım biricik gördüğüm arkadaşım bile bugün alttan almadı benimle konuşurken, ne düşündüğü ne kadar değer verdiği umrumda değildi ki o an, sadece ilgi istiyordum, hasta olduğumu söylemiştim ve o bunun bana ekstra bir puan kazandıramadığını gösterdi. ama annemi yerlere göklere sığdıramadığımı, en azından bunu ona söylediğimi bile hatırlamıyorum!
sanırım sevgimi yanlış insanlara gösteriyorum. sanırım değil öyle!
en azından anneme artık göstereceğim. her an yanımda olduğunu bildiğimi bunu değerini anladığımı göstereceğim. bir tek o olursa ayakta durabilceğimi bildiğimi ona söyleyeceğim! kısacası annemi seviyorum belki ama artık sevgimi göstereceğim.

27 Ocak 2011 Perşembe

başladığım yerdeyim!

insanlara renkler veririm ben bazen
sonra geçer
ama veririm..
kalır öle o renkler onlarla, 
kişiliğine dağılır liğme liğme...
bu işi; renk işlemeyi insanlara, gökkuşağından öğrendim ben!
ondan ilham aldım.
gökkuşağını ise siyah beyaz televizyonlardan.
bu yüzden hep çocuğum ya!
biraz korkak,
biraz eksik,anlamsız
biraz şeffaf...

gün geçti,
renkler şaşırdı kendini.
"bu insan bu renk değilmiş, yanılmışım" dedirtti hayat bana.
işte o an; 
bitirdim renk işlemeyi insanların en içine,
renk vermeyi bıraktım
ve kara kaleme başladım!

şimdi; 
yine başladığım yerdeyim anlayacağınız. 
ilk günkü siyah beyaz televizyon gibi 
siyah beyaz bir kağıttayım..
başladığım siyah ve beyazdayım yine.
ne eksik ne fazla!

bir gün bakıcam ordalar mı?

bazen istemeden huysuz oluyorum.çok huysuz hemde..aksi!
olmamam gereken zamanlara da denk geliyor bu tabi, kırmamam gereken insanlara hatta. o an bunun farkına varıp kendimi durduramamam o kadar acı ki. (genelde de bu nalet zamanlara denk geliyor bu bazen olan huysuz ruh halim)

işte öyle zamanlar; hani şu bazen*lerde, kimseyi görmek istemiyorum. görürsem olacakları bildiğimden, insanları kırmak istemediğimden. aksi gibi o bazen*lerde hep bir yerler bir şeylere davetler geliyor hayata dair. ordan burdan şu veya bu sebeple çağrılıyorum ve "yok gelemicem" demek zor geliyor. diyorum ama sonunda zor da olsa diyorum(demek de zorundayım).sonuna da gerçekten içimden gelen o cümleyi ekliyorum;

"kusura bakmayın nolur!"

bir sorunum olduğunu anlıyorlar ama benim bile sorunumu bilmediğimi bir türlü anlamıyorlar. soruyorlar "neyi var gene bu kızın?" ve ardından gelen "bilmiyorum" cevabımı sevmiyorlar. sanıyolar ki "bilirim de söylemem". ve alınıp gidiyorlar," tamam bakalım anlatma" deyip hemde, kırılmadık bak mesajı vermek içinde "anlatmak istersen burdayım" diyorlar. biliyorum ki kendime geldiğimde gönüllerini alabileceğim, biliyorum ki hepsi beni düşündüklerinden ama sorun da burda ya anlamıyorlar onlara anlatamamanın bana ne kadar zor geldiğini, benim bile kendimde çözemediğim sorunlar olduğunu...
ne anlatıcaksam, ortada olanı ben anlamamışken onlara nasıl açıklayacaksam, ordalardır onlar. dedikleri gibi anlamak istediğimde ordadırlar, istediğim zaman gidebilir anlatabilirim. yeter ki anlatım yani!
hiç bakmadım ordalar mı diye ama hep inandım orda olduklarına! bir gün olur da anlatmaya karar verirsem, ki bu sorunumu önce kendim anlayıp paylaşmaya da hazır olmamı gerektircek, gidip bakıcam ordalar mı diye? hakikaten dedikleri gibi mi oluyormuş diye.
ama şimdilik susuyorum...

25 Ocak 2011 Salı

detaylar ve empati..

insanları dinlemeyi seviyorum...ama yüzeysel anlatanları sevmiyorum, sevmiyorum çok acımasızca sadece zorlanıyorum onlara yardım ederken ve bu durumu, zorlanmamı sevmiyorum.böyle en ince detayına kadar anlatanları dinlemeyi seviyorum hatta bayılıyorum. daha mı samimi hissettirdiyor derseniz, yüzeyel anlatıp da çok samimi olan arkadaşlarımda var derim. tam öyle olmuyor yani. ama daha fazla güven verdiği kesin..sonuçta yaşayıp da onda bir yerlerde bir şeyleri eski düzeninden koparan o şeyi en ince ayrıntısına kadar sizle paylaşması onun için kola bir şey değil, bunun için sizi seçmesi ise çok hoş bence...
nasıl desem sanki detayları verince olanı biteni daha yaşamış gibi oluyorum, empatik olmaya bir adım da yaklaşıyorum da denebilir. ona ben olsam böyle yapardım diyebilmek daha samimi geliyor detaylarla. 
evet "bugün şu insan bana darıldı, sonra aradım, baya konustuk, cozemedik bitti işte" diye anlatır size mesela karşınızdaki. üzülürsünüz, elinizden şöyle şöyle yapma artık yıpratma kendini demek gelir. ama korkarsınız nasıl yapmım, anlayamazsın ki şu anda neler hissettiğimi şeklinde verilecek herhangi bir cevaptan; en sonunda da "hayır tam olarak ne geçti aranızda bilemediğimden..." dersiniz mecburen. işte bu detaylar onu dememeniz için camdan duvarlar örerler. duvarın arkasını görürsünüz bilirsiniz, ama geçemezsiniz, söylemezsiniz.
sonuçta biriyle bir şeyleri paylaşıyorsanız eğer - ki bu bence çok zor bi karardır- birine güvenmek, anlatırsam rahatlayabilir miyim havasından kurtulmak zordur. neyse olur da tüm bu kafanızda yaptığınız muhakemelerin sonunda paylaşmaya karar veriyorsanız, tam paylaşın. 
zor gelecek belki, çok daha zor; ama anlatın, o sizi daha iyi anlasın, yaşasın sizin ağzınızdan olayı..
ha bir de şu boyutu var ne kadar anlatsam da, yaşamadan bilemez ki! doğru! hatta bana göre çok doğru, o yüzden anlatamam hiçbir şeyi, her şey saklı durur içimde, dilim çözülcek olsa da beynim izin vermez paylaşmaya ya neyse...ama yok böyle düşünmüyor en azından bir nebze de yardımcı olacağına inanıyorsanız bir şeyleri paylaşmanın; tam anlatın! ya hep ya hiç...
sonuçta, mutluluk detaylarda gizli değildir her zaman, ama empati??

24 Ocak 2011 Pazartesi

newyork newyork diye ağlayıp washington'a giden bir sevimli insan kişisi

bir gün denk gelir* elbet de new york'a gider, central park havası koklarım, 
5th avenue'de seker, 
19 cranberry street'e uğrarım, 
ama işte o gün brooklyn köprüsünden geçerken manhattın*'a karşı bu şarkıyı söylemek istiyorum;
"o memo burası neeeeevyorkaemeriikaa, ameriiika, macera" diye detone olmak istiyorum.
şaka şaka tabiki şu şarkıyı söylemek istiyorum;
"I want to be a part of it - New York, New York
These vagabond shoes, are longing to stray
Right through the very heart of it ..
New York, New York!!"
hatta hatta herkesin bildiği sting şarkısını çevirip, "turkish girl in new york" yapmak herkeslerin "wazzaap" dyen bakışlarını izlemek istiyorum...
elia kazan dediğimizde o aklımıza gelen filmi "america america" gibi her anı sinemaya aktarılası gezmek istiyorum, starbucks kültürüne doymak, türk kahvesini özlemek istiyorum...
çelişki yaşamak istiyorum, bunu yesem nolur diye ya da bu ne ki yenir mi acaba demek...
beş parasız kalıp part time iş aramak, bir yandan da çarpık yerli halkla inglizcemi geliştirmek istiyorum...
aklımda kupa elimde kola formatında bir türk sentezi gerçekleştirmektir amacım,
aklımda moonstruck, annie hall, manhattan (film olan manhattan), dilimde nevyorkamerika olsun.
dünyanın en eğlenceli şarkılarından biri, eternal metropolis için gelmiş, daha ne olsun....


evet bunlar eskiden gelme anılarım..eskiden gelen ama hala ilk günkü kadar taze olan isteklerim daha doğrusu..
mevlana boşuna dememiş;
"sen ne halde olursan ol, istekten vazgeçme.ey susamış, dudakları kurumuş kişi! durmadan su ara!...elinde mala, sanata ve hünere dair ne varsa onları isteyerek, düşünerek, çalışarak elde etmedin mi?"
kısacası hala istiyorum ve bu sefer düşünüyorum da! hatta çalışıyorum bile denebilir. bir şeyler için adım attım, olsun istiyorum demekle kalmım oldurmaya çalışım istedim, bu sefer sınırları zorlayacağım dedim...
"keşke sana sahip olabilsem" değil kısacası bu aralar parolam, " sana sahip olmak iiçin şunu şunu yapmalıyım" la başlayıp "sana sahip oldum" la biticek cümlelerim inşallah^^
farkındasınız biliyorum yeterince çok istedim. ve her zaman inandığım gibi yine söyleyeceğim, eğer bir şeyi gerçekten, en içinizden, en yürekten şekilde kocaman isterseniz, ona sahip olabilmeniz için evrende en az sizin kadar çabalayacaktır!! 


p.s. şaka maka allaam nolur ya^^

21 Ocak 2011 Cuma

mavi mi gri mi bilemedim!

evet uzun zaman oldu biliyorum ama ben gene dayanamadım çok sevdim birini!
hani vardı ya kocaman ii* olan(siz onu içi anlayın ona ii diye sadece o der taam mı^^)
neyse bugün ben dedim ona ki seni sevmeye geldim yaaaaaaa:)
sonra çok sevdim:)
sevimliliğin doruğuna çıkmışım a dostlar! öle dediler:) valla ben onların yalancısıyım^^
ama o çok sevimli be bilog! niye bilmiyorum ama sanki uzakken bir o kadar sevimli:) hiçbir şey yapmasa da, sadece görmem sevimliliğini hatırlatmaya yetiyor. sadece beğeni değil ki bu içimdeki, hoşlantı falan da değil aman aşk falan gelmesin aklınıza da, ama bilin ki çok güzel bir şey! yeri bende başka onun^^
5 favori sayımız oldu, 4 kıskandıran, 3 fazla özlem uyandıran, 1de çekici sayı:) 2 yok işte; konuk oyuncu vardı onda onu saymadım bende yeeaaa öle işte :)
anlamaz tabi herkes, bir tek o okusa anlar bu sayıları, ama bilin ki güzel şeyler sayılara anlam yüklemek!
o gri:( ama olsun en sevimli gri, beyaza en yakın gri:)
bir de, bir de ona dedim ki "sevimli olursan şirinleri değil beni görürsün" güldü bana:) ne var ki şirinler benden daha mı çok sevcek sankiii; yok artık yeaaa:) peeah!

18 Ocak 2011 Salı

size bir masal anlatayım mı?? -2

birine çok kırılırsınız! 
hani derler ya içinizde camdı vitrindi hepsi alaşağı olmuştur. tuz buzdur ortalık! 
çıplak ayakla yürürsünüz kalbinizde gezinirken, ayaklarınız kanadıkça canınızda hissedersiniz kan kokusunu...
zordur. kabullenmek de, üzülmekten bıkmak da, yine mi demek de zordur! 
hele ki üzülmemeye çalışmak; kolunuzun cimciklenmesi gibidir, önce acır ama morardıktan sonraki her dokunduğunuzda verdiği acı katlanılmazdır. her üstüne temas edildiğinde morluğun, yani her olayı size hatırlatacak bir şeyle her karşılaştığınızda; canınız tekrar tekrar yanar. 
en kötüsü de morluklar kolay oluşur, ama zor iyileşir! tıp dilinde kanama alanıdır morluk! aslında halk dilinde de farklı bir şey değil, bir yerleriniz kanar sizinde!
tedavide yapcak şey bellidir; kurtulmak istersiniz darbelerden, kaçarsınız ama nafile! elinde sonunda çarparsınız bir taraflarınızı, olmadı biri morartır bir yerinizi! kaçamazsınız...
neyse ne! beni de biri morartmıştı tam kalbimden geçen haftalarda bilirsiniz! masal yazmıştık kardeşti o! 
kardeşler daha çok morartır, daha çok kanatır dememe gerek yok herhalde. 
aramadık sormadık bir kaç süre birbirimizi. o da bende düşündük...
gecenin bir vakti ertesi günkü final sınavımın buhranı içindeyken kapı çalındı! ve bitkisel yalnız* adına bir çiçek geldiğini söyledi sıska çocuk. inanamadım kimdir nedir düşünemeden kucağımda buldum saksıyı(: gözümden düşeni son damla yapan şey o çiçeği göndermesiydi! belki bu kadar etkili olcağını düşünmemişti ama o gece buna gerçekten ihtiyacım vardı(: olabilcek en güzel toparlanma seansıydı o çiçek benim için. güldürdü işte yüzümü; hemde portakal dilimi şeklinde!!!
neyse konuya dönersem; kardeştenmiş! kırdığı camları toplamak istediğini belirten bir not da iliştirmişti çiçeğin kenarına. okuduğumda düşündüğüm şey belliydi! tabiki gerçekten üzgündü, evet beni kocaman da mutlu etmişti o an, ama bir daha kırmıcak mıydı? 
evet; belki de beni üzmek isticek son insandı, istemeden oluyordu tüm bunlar, bir anlık sinirdi falandı belki de ama tekrarlanmıcak mıydı? yine istemeden tuzla buz olmıcak mıydım?
aslına bakarsanız masal şimdilik devam ediyor ve ben hala sonunu bilmiyorum! bu sefer newton'un başımıza açtıklarına rağmen elmalar kafama düşsün istiyorum artık! kahkaha atmaktan yanaklarım, karnım ağrısın istiyorum!
çok mu şey istiyorum?? 
bilmem en azından istiyorum. şimdilik elimden gelenin en iyisi bu(:

16 Ocak 2011 Pazar

benim adım samimi!

kime ne zaman nasıl davranmam gerektiğini hiç düşünmedim ben
içimden nasıl geldiyse öyle davrandım!
kimisi "free" dedi kimisi " rahat", kimisi de "dobra"...
kimse denmesi gerekeni diyemedi!
oysa duymak istediğim, hep olmaya çalıştığım "samimi" idi!
kimselerin olamadığı kadar "samimi"!


neyse şimdi söylüyorum işte!! hem de gürgen öz'ün yaptığı gibi, hem de vatan şaşmaz hayranı olmadan! bakın söylüyorum!
"benim adım samimi! çok samimiyimdir!!:)"

11 Ocak 2011 Salı

welcome!

hoşgeldiniz yazılı paspası kapımın önüne koydum artık, 
alnımda asılı durmasına hiç mi hiç gerek yok! 
kimsecikleri hayatıma hoş getirmicem:)
hayır, hiç, ama hiçbir şeyden
hayır, hiçbir şeyden pişman değilim
bana yapılmış iyilikler ve kötülüklerin
hepsi aynı bana
hayır, hiç, ama hiçbir şeyden
hayır, hiçbir şeyden pişman değilim
ödendi, süpürüldü, unutuldu.
geçmişten bana ne!

anılarımı yaktım gitti
artık acı ve zevklerime ihtiyacım yok
aşklarımı tremololarıyla beraber süpürüp attım
sonsuza kadar sildim: elde var sıfır.

hayır, hiç, ama hiçbir şeyden
hayır, hiçbir şeyden pişman değilim
bana yapılmış iyilikler ve kötülüklerin
hepsi aynı bana
hayır, hiç, ama hiçbir şeyden
hayır, hiçbir şeyden pişman değilim
çünkü yaşamım,
çünkü zevklerim
seninle başlıyor bugün.



sen mi kim! 
kim bilir:)

9 Ocak 2011 Pazar

size bir masal anlatayım mı??

bir varmış bir yokmuş!
bir küçücük(inanmassınız küçücük:p) kız varmış, severmiş insanları, umursarmış ona ait olan dünyayı...sabahları uyandığında güneşe yüzünü çevirmeyenlerden, bir küçük milkinis sayesinde portakal dilimi şeklinde gülebilenlerdenmiş! 
mutlu olmak için yaşarmış ammaaa, incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerı kafasında büyütür dert edermiş ya kendine; zor gelirmiş mutlu olmak, nimet gelirmiş! ekmek gibi su gibi...
gel zaman gitmicek olmıcak şekilde derler ya öyle ilginç tesadfülerle hayat kendisine çok benzediğini düşündüğü bir arkadaş armağan etmiş, o kadar ben geşmiş ki bu yeni gelen arkadaş çok sevmiş
ona 29 harfle anlatılmıcak gelen şeyleri betimlemiş ona, küçücük bedeninde taşıdığı kocaman kalbini göstermiş bak burda ne varmış diyerek! çok sevmiş dedik işte...
eveeet burda gökten üç elma düşmüş demeyi ne kadar isterdim bilemezsiniz. ama öğrendim ki başa öyle her masalda elma düşmezmiş:) aaa hemen üzülmeyin canııım! bakınız newton gibi büyük bir insanın başına düştü de ne oldu o naleet huysuz elma! yıllardır fizikten çekiyor öğrenci milleti:)
neyse; gökten elma melma düşmemiş işte, ondan sonracığıma; arkadaşını ne kadar sevdiyse, o kadar görmemiş kusurlarını, ne kadar kalbini ellerine emanet ettiyse o kadar büyütmüş güzelliklerini gözünde! gözünün içinde iki parıltı görür olmuş titreyen(bkz.şeker kız candy:p). hayatında milkinisini paylaşabileceği biri olmuş artık...
günler geçtikçe, kendini sevdirmek için uğraştıkça, inandırmış kendini sevildiğine...(kim bilir belki de sevilmiştir, kimin içini görebildik ki şu fani dünyada) tam mutlu oldum benim de tanrının vermeyi unuttuğu cinsten bir arkadaşım var derken, tokat yemeye başlamış hayattan, arkadaşından! hayatın sillesini kabullenebilmiş de arkadaşının ki ağır gelmiş omuzlarına. içindeki bukalemun en çok arkadaşının derdinin rengini alırken, arkadaşı bunu görememiş çünkü, yanlış anlamış her şeyi. akıntı olduğunu bilmeden dalmış bizim kız suya, yüzmüş yüzmüş akıntıya rağmen arkadaşına ulaşabilmek için, her yeni nefeste yeni bir kulaç atmış! ama olmamış, tokatların ardı arkası kesilmemiş. yanakları değilmiş acıyan...yanakları kadar kolay iyileşemicek bir yerlerde bir şeyler kırılıyormuş!
gün gelmiş, kendini arkadaşının yanında prenses gibi hisseden kızımız, hamam böceği oluvermiş yanında, öyle hissetmiş yani! daha değersiz olamazmış çünkü! inanmamış önce içindeki sese, o benim kardeşim beni seviyor sadece yapısı böyle gösteremiyor demiş, ama yememiş. kendini ona güzel gelene inandırdıkça, yaralar genişlemiş, kapanmaz olmuş! taa ki nefes alamayıp oksijensizlikten beyni yanana kadar..
önce pamuk dolmuş ciğerlerine sonra şakaklarında hissetmiş yanmayı, sonrasını hatırlayamamış zaten! bayılmış! kendine geldiğinde farketmiş kendinden ne kadar vazgeçtiğini, arkadaşı için ne kadar oncul*laştığını. o an yorulduğunu, artık bir şeyleri düzeltmekten bıktığını, karşısındakinin hiçbir zaman ona inanmadığını, ne kadar çabalarsa çabalasın işe yaramadığını anlamış. pes etmiş; kendini suya bırakmış, akıntı onu kıyıya getirir ümidiyle...kızımış varmış kıyıya!
duydum ki hala buruk, hala kırgın, hala boşluklar var ona ait olan dünyada, ama kararlı nefesinden vazgeçmicek kadar bağlanmıcakmış artık! 
kardeşine yani kardeş gibi gördüğü arkadaşına ne mi nolmuş! hiçbir zaman onu anlayamıcak olması dışında elimizde bilgi yok. umarım mutludur, kızımızın onu mutlu edemediği kadar mutlu edecek birilerini bulmuştur veya bulacaktır hayatta!
-SON-

7 Ocak 2011 Cuma

vefat ilanı!

ACI KAYBIM!
kocaman kalbi olan, sevimli, bembeyaz atıyla salına salına gezen, kıskanmaya bile kıyamadığım, biricik bukalemunumun dilinden en iyi anladığını düşündüğüm prensimi kaybettim!
o artık yok!
hakkın rahmetine kavuşmadığına sevinsem de onu kaybetmeme üzülüyorum!
evet anladığınız üzere prens falan yok:) zaten hiç olmamış, bir varmış bir yokmuş'u anlatmaya gelmiş. "varmış" kısmını çok inandırıcı anlatınca "yokmuş"u kabullenmek zor gelmiş. birden karşılaşınca kabul etmesende yere çakılınca anlamışssın yokmuş'unda olabileceğini...
hatırarsınız mutluyduk, bulutlarda uçardık falan bu aralar yerdeyim anlayacağınız. 
sorarsınız neden diye belki, hakkınızdır ama cevap bile yok! basit bahaneler var:)
haa bu arada hiç gelmeseydi hiç "varmış" kısmını anlatmasaydı diye zerre kadar bile geçmiyor içimden! ama "yokmuş"u göstermek zorunda mıydı? demiyorum değil...
ee hayat işte garip! vapurlar falan:)
haa bu da günün şarkısı! pek severim sesini bu hatunun!